HZ.MUHAMMED (SAV)’İN KUTLU SOYU: SEYYİDLER

Medine_Ravza_1
Peygamber Efendimiz (sav)in kızı Hz. Fatma (ra)dan olan torunu Hz. Hasan (ra) soyundan gelen kişilere İslam kültüründe seyyid adı verilmektedir. Önceleri, Hz. Muhammed (sav)in diğer torunu olan Hz. Hüseyin (ra)ın soyundan olan şahıslar da seyyid olarak nitelendirilmekteydi. Ancak daha sonra, bu kişiler şerif olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Günümüzde ise böyle bir ayrım hemen hemen hiç kalmamıştır. Müslüman aleminde, hem Hz. Hasan (ra) nesli hem de Hz. Hüseyin (ra) nesli seyyid diye isimlendirilmektedir.

Arapça olan seyyid kelimesi Türkçede efendi, bey, ileri gelen baş, reis gibi anlamlara gelmektedir. Hadis-i şeriflerde bu ifade, kabile başkanı, topluluğun ileri gelen seçkin kimseleri gibi manalarda kullanılmıştır. Seyyidler, bazı İslam coğrafyalarında habib, emir ya da mir olarak da adlandırılmaktadır.

Büyük hadis alimleri İmam Buhari ve Tirmizi, seyyid kelimesini ilk olarak Resulullah (sav)ın Hz. Hasan (ra) için kullandığını söylemektedirler. Resul-ü Ekrem (sas), bir gün minberde bulunduğu bir sırada yanındaki Hasan (ra)’ı işaret ederek, “Bu oğlum seyyiddir. Umulur ki Allah onun vasıtasıyla iki Müslüman fırkanın barışmasını sağlar” demiştir. (Buhari, Sulh, 9; Fedailul-Ashab, 22; Tirmizi, Menakıp, 31). Peygamberimiz (sav) başka bir hadis-i şerifinde de; “Hasan ve Hüseyin cennet ehlinin gençlerinin iki seyyididirler” (Tirmizi, Menâsık, 31) buyurmuştur.

Hz. Muhammed (sas), tüm Müslüman aleminin şevk ve heyecanla beklediği, Ahir Zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdi (as)nin da kendi soyundan olacağını şöyle müjdelemiştir:

“Biz, Abdulmuttalib’in çocukları cennet ehlinin seyyidleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi” (İbn Mace, Fiten, 34)

Müslümanlar Seyyidlere Daima Büyük Bir Sevgi ve Saygıyla Yaklaşmışlardır

Müslümanlar Resulullaha duydukları sevgiyi ve muhabbeti, onun kutlu soyundan gelen seyyidlere karşı da daima göstermişlerdir. Müslümanların kalplerindeki coşkun Ehl-i Beyt sevgisinden dolayı, Hz. Muhammed (sas)’in torunlarının soyundan gelenler Müslümanlarca her zaman için büyük bir itibar görmüştür. Hemen hemen bütün İslam ülkelerinde seyyidler dünyevi muamelelerde farklı bir konumda tutulmuş, onlara çeşitli kolaylıklar sağlanmaya çalışılmıştır.

Tarihteki her İslam devletinde, seyyidler zümresinin işleriyle ilgilenen özel bir kurumun bulunmuş olması ve bu müessesenin başında bulunan kimsenin (Nakîbul-Eşrâf efendi) de makamca en yüksek olan kişilerden biri olarak değerlendirilmesi, bu durumun en açık delilidir.

Seyyidler Farklı Coğrafyalara Nasıl Yayılmışlardır?

Dört halife döneminde İslam ahlakını tebliğ etmek için Asya ve Afrikanın pek çok bölgesine giden Müslümanlar olmuştur. Bu tebliğ yolculukları bilhassa Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman (ra) zamanında iyice yoğunlaşmıştır. Kuran ahlakını tüm insanlara anlatmak için yola çıkanların arasında pek çok seyyid de olmuştur. Bu seyyidler çoğunlukla gittikleri bölgelere yerleşmişler ve o bölgenin yerli halkıyla kaynaşmışlardır.

Ancak göç eden seyyidlerin büyük çoğunluğu, göç eden diğer Müslümanlar gibi, Dört Halife Döneminden sonra başa gelen Emevilerin katı tutumu nedeniyle Arabistandan ayrılmışlardır.

Hz. Hasan (ra)nın ve Hz. Hüseyin (ra)in şehit edilmelerinden sonra, seyyidlerin göç hareketleri iyice hız kazanmıştır.

Göçler, o zamanki İslam Devletinin sınır bölgeleri olan Mağrib (Fas), Kafkasya, Maveraünnehir, Horasan, Taberistan, Yemen gibi yerlere olmuştur. Bu seyyid göçleri neticesinde Fasta İdrisiler, Yemende Süleymaniler, İranda Zeydiler gibi pek çok hanedanlık kurulmuştur.

Pek çok seyyid, Moğol ve Türk devletlerine sığınmış, buralardaki yerel halk ile kaynaşmıştır. Hatta kimi zaman, Kafkasyada kurulan Nogay Hanlığında olduğu gibi devletin kurucuları arasında dahi yer almışlardır.

Türkiyeye de Farklı Dönemlerde Seyyid Göçleri Olmuştur

Türkiye, en uzun ömürlü ve en geniş topraklara sahip Türk-İslam Devleti olan Osmanlı İmparatorluğunun tek varisi olması itibariyle seyyidlerin yoğun olarak yerleştiği ülkelerden biridir. Günümüzde yurdumuzun pek çok yerine dağılmış olmakla beraber daha ziyade Ankara, Siirt, Şanlıurfa, Erzurum, Elazığ, Erzincan, Adana, Iğdır gibi şehirlerde daha yoğun olarak yaşamaktadırlar. Bu seyyidlerin çoğu, ilk seyyid göçleriyle beraber Anadoluya gelip yerleşmişlerdir. Ancak daha sonra da çeşitli vesilelerle Türkiye topraklarına olan göç hareketi devam etmiştir. Özellikle Osmanlı-Rus Savaşları ve Rus-Kafkas Savaşları sırasında Anadoluya göç eden çok sayıda Kafkasyalının arasında bir çok seyyid de bulunmaktadır. Bu seyyidler daha ziyade İç Anadolu Bölgesine yerleştirilmişlerdir.

Türk-İslam Kültüründe Seyyidlere Verilen Değer

Türk-İslam devletlerinde ülkenin en saygın ve önde gelen kişileri askerler olarak kabul edilirdi. İdareciler ve halk, seyyidleri de askeri sınıfa mensupmuş gibi değerlendirmişler ve onlara büyük bir itibar göstermişlerdir. Tüm vergilerden ve harçlardan muaf tutulmuşlardır. Devlet herhangi bir maddi sıkıntı yaşamamaları için kendilerine aylık bağlamıştır.

Kimi zaman yerel yöneticiler usulsüz uygulamalarda bulunup seyyid ve şeriflerden vergi almaya çalışmışlardır. Ancak merkezden yapılan düzenlemelerle bu tür muamelelerin önüne geçilmiştir. Hz. Peygamber (sav) soyundan gelen kişilerin hiçbir şekilde incitilmemesi ve onlara son derece saygılı davranılması yönünde bir çok padişah fermanı bulunmaktadır.

Evliya Çelebi gibi pek çok Osmanlı tarihçisi, seyyidlerin çoğunun oldukça alçakgönüllü ve ince düşünceli olduklarını, seyyidliklerini belli etmekten kaçınan bir ahlaka sahip bulunduklarını ifade etmiştir. Ancak zaman içinde, seyyidlerin sahip oldukları imtiyazlardan faydalanmak isteyen art niyetli kişiler ortaya çıkmıştır.
Günümüzde seyyidler, yurdumuzun pek çok yerine dağılmış olmakla beraber daha ziyade Ankara, Siirt, Şanlıurfa, Erzurum, Elazığ, Erzincan, Adana, Iğdır gibi şehirlerde daha yoğun olarak yaşamaktadırlar.

Müteseyyid (sahte seyyid) olarak adlandırılan bu kişilerin sayıları hızla artınca, Devlet-i Ali Osmaniye’nin vergi kaynaklarında meydana gelen ciddi azalmanın önüne geçmek ve seyyidlik makamının namını korumak için bazı önlemler alınmıştır. Seyyid olduğunu iddia eden herkes hakkında detaylı incelemeler yapılmıştır. Seyyid ve şeriflerin silsilelerini ve secere-i tayyibe denilen soy kütüklerini kaydedip koruyan nakübüleşraf isimli bir müessese kurulmuştur. Bu müessese ilk olarak Sultan Çelebi Mehmet zamanında kurulmuş, Fatih Sultan Mehmet döneminde kaldırılmış, II. Bayezid devrinde yeniden ihya edilmiştir.

Sahte seyyidlerin, gerçek seyyidler arasına karışmasına mani olmak için taşraya naib (İstanbulda yaşayan ve seyyidlerin başı olarak görülen nakibüleşraf efendinin vekillerine bu isim verilir) denen özel görevliler gönderilmiş ve teftiş defterleri tutulmuştur. Bu defterler, herhangi bir seyyidlik iddiası üzerine merkezden yürütülen inceleme esnasında, söz konusu isimlerin kayıtlı olup olmadığını bulmakta kolaylık sağlaması için, seyyidliği ortaya koyan mevcut delillere dayanılarak hazırlanmıştır. Nakibüleşrafın başındaki kişi, Osmanlı sarayında oldukça önemli bir yere sahipti. Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarında (cülus merasiminde), kendilerine ilk önce nakibüleşraf efendi bağlılık bildirirdi. Osmanlı bayram törenlerinde, hünkar arz odasından çıkıp tahta oturduğunda nakibüleşraf efendi bir dua ile bayram merasimini açardı.

Hem cülus merasimlerinde hem de bayram törenlerinde, nakibüleşraf sultanı tebrik ettiği esnada padişah hürmeten ayağa kalkardı. Resmi yazışmalarda nakibüleşraflara özgü muayyen ünvanlar kullanılırdı.

Nakibüleşraftan sonra seyyidlerin en büyük amiri olan ve alemdar ünvanı verilen kişiler, sefer sırasında saraydan çıkarak ordu ile beraber gidecek olan sancak-ı şerifi taşırlardı. Sancak-ı şerifin gidiş ve gelişinde, nakibüleşraf efendi ile seyyid ve şerifler sancak merasimine katılarak tekbir alıp salavat getirirlerdi.

Anadolu topraklarında yaşayan seyyidler daha ziyade ulema (din bilginleri) sınıfına mensupturlar. Genelde imamlık, hatiplik, kadılık, müftülük, medrese hocalığı gibi görevlerde bulunmuşlardır.

Osmanlılarda seyyid kabul edilmek için baba tarafı soyunun Hz. Muhammed (sav)e kadar uzanması yeterli görülmüştür. Ancak diğer İslam devletlerinde pek rastlanmayan bir şekilde, yalnızca anne tarafından seyyit olmanın da mümkün olduğu kanaati kabul görmüştür.

Osmanlı İmparatorluğunda al-i Abbas soyu (Resulullah (sav)in amcasının soyu) da seyyidler gibi itibar görmüştür.

Advertisements

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri

KUTBÜZZAMAN SULTANÜL ARİFİN EŞ ŞEYH ES SEYYİD MUHAMMED SIDDIK HAŞİMİ BİN BEKİR BİN SIDDIK BİN BEKİR BİN MEHMED, HİCRİ 1328, MİLADİ 1912 YILINDA KIRŞEHİR’İN ÇİÇEKDAĞI İLÇESİNE BAĞLI BÜYÜKTEFLEK KÖYÜNDE DOĞDU.

DEDESİ SIDDIK EFENDİ, SARI DANİŞMEND (KÜRECİYAN) TÜRKMEN AŞİRETİ, SIDDIKLI OBASININ SARI ÇOBAN CEMAATINA BAĞLI SIDDIKLAR SÜLALESİNDEN İDİ. BABAANNELERİ MERYEM HANIMEFENDİ, KARAKEÇİLİ TÜRKMEN AŞİRETİNDEN ZAMANININ KUTBUAZAMI OLAN HAMZA EFENDİ’NİN TORUNUYDU. AYRICA, MUHTEREM ANNELERİ ESME HANIMEFENDİLER DE SEYYİD EBUL KASIM SALTUK TARAFINDAN KURULAN  SALTUKLU TÜRK DEVLETİ BAKİYESİ MAMALU TÜRKMEN AŞİRETİNDEN MAMALU OSMAN EFENDİ’NİN TORUNU, ALİ EFENDİ İLE AYŞE HANIM’IN KIZIDIR.

SIDDIK EFENDİ HAZRETLERİNİN BABASI SEYYİD BEKİR EFENDİ, BÜYÜKTEFLEK KÖYÜ KETHÜDASI OLARAK DEVLET GÖREVİ YAPMAKTA İKEN 1921 YILINDA, ÜLKE GENELİNDE OTORİTE BOŞLUĞU NEDENİYLE ORTAYA ÇIKMIŞ OLAN EŞKIYALARDAN ÇİÇEKDAĞI HAVALİSİNDE EŞKIYALIK YAPAN BİR GRUBUN SALDIRISINA UĞRAMIŞ VE ONLAR TARAFINDAN ŞEHİT EDİLMİŞTİR (GERÇEK BİR MÜMİN VE YİĞİT BİR İNSAN OLAN BEKİR EFENDİ, YOLUNU KESİP ETRAFINI ÇEVİREN EŞKIYALARDAN İKİ REKAT NAMAZ KILIP DUA ETTİKTEN SONRA KÖTÜNİYETLERİNİ İCRA ETMELERİNİ İSTEMİŞ, KENDİ KÖYÜNDEN OLAN ELEBAŞILARININ BU TALEBE KARŞI SESSİZ KALMASI ÜZERİNE ATINDAN İNEREK KIBLEYE YÖNELMİŞ VE NAMAZA DURMUŞTUR. BU YALAN DÜNYADA SON NAMAZINI KILAN VE ALLAHÜ TEALA’YA DUA EDEN BEKİR EFENDİ KIBLEYE YÖNELMİŞ BİR HALDE İKEN ZALİM VE CAHİL EŞKIYALAR TARAFINDAN ŞEHİT EDİLMİŞTİR. BEKİR EFENDİ’NİN ŞEHİT EDİLMESİ KENDİSİNİ ÇOK SEVEN VE SAYGI DUYAN YÖRE HALKINI DERİNDEN ETKİLEMİŞTİR. EŞKIYA GRUBUNUN KENDİ KÖYÜNDEN OLAN ELEBAŞISI İSE, BU OLAYDAN KISA BİR SÜRE SONRA KENDİSİNİ ÇOK SEVEN O BÖLGEDEKİ GÖREVLİ YÜZBAŞI TARAFINDAN VURULARAK ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR. BU EŞKIYANIN, KENDİSİNDEN SONRA HAYATTA KALAN TEK OĞLU DA UZUN ZAMAN GEÇMEDEN ÖLDÜĞÜ İÇİN, HEM SOYU KESİLMİŞ HEM DE EVİ-OCAĞI DAĞILMIŞTIR. ÖYLE Kİ, EŞKIYANIN VİRANE HALİNE GELEN EVİ BİR SÜRE KÖYÜN HELASI OLARAK KULLANILMIŞTIR. SONRALARI BU OLAY, HEM BÜYÜKTEFLEK KÖYÜ’NDE HEM DE CİVAR KÖYLERDE İLAHİ ADALETİN BİR TECELLİSİ OLARAK DEĞERLENDİRİLMİŞ VE ANLATILAGELMİŞTİR).

BEKİR EFENDİ’NİN ŞEHADETİ SONRASINDA ESMA HATUN, HENÜZ 20 YAŞLARINDA OLAN BÜYÜK OĞLU HAŞİM EFENDİ VE DİĞER 6 KÜÇÜK ÇOCUĞU İLE BİRLİKTE GARİP KALMIŞ VE O ÇİLELİ YILLARDA BİN BİR ZAHMET VE MEŞAKKATLE ÇOCUKLARINI BÜYÜTMÜŞTÜR. SIDDIK EFENDİ’NİN ÇOCUKLUK YILLARI, KARDEŞLERİ HAŞİM, HÜSEYİN HÜSNÜ, SÜLEYMAN SIRRI, MEHMED EMİN VE HANEFİ EFENDİLER VE NURİYE HATUN İLE BİRLİKTE BÜYÜKTEFLEK KÖYÜNDE GEÇMİŞTİR.

SIDDIK EFENDİ DE DİĞER KARDEŞLERİ GİBİ İLK EĞİTİMİNİ KÖYÜNDE ALMIŞTIR. SONRAKİ YILLARDA SIDDIK EFENDİ VE MEMUR OLAN BAZI KARDEŞLERİ BABA OCAKLARINDAN AYRILARAK ÇİÇEKDAĞI VE BİTİŞİK-KOMŞU İLÇE OLAN YOZGAT’IN YERKÖY İLÇESİNE YERLEŞMİŞTİR.

SIDDIK EFENDİ HAZRETLERİ, EVLİLİĞİNİ MEMLEKETİNİN KÖKLÜ BİR AİLESİNDEN GELEN KEZBAN HANIMEFENDİ İLE YAPMIŞTIR. SIDDIK EFENDİ VE KEZBAN HANIMEFENDİ’NİN BU EVLİLİKTEN ALİ, MUZAFFER, SELAMİ, NECATİ, AHMET İLE 1 YAŞINDA VEFAT EDEN MESUT İSMİNDE OĞULLARI OLMUŞTUR. AYRICA MÜNEVVER İSMİNDEKİ İLK KIZLARI 9 AYLIKKEN VEFAT EDİNCE, YENİ DOĞAN İKİNCİ KIZLARINA DA MÜNEVVER İSMİNİ VERMİŞLERDİR. KIZLARI BU İKİNCİ MÜNEVVER DE, MAALESEF, 6 YAŞINDA VEFAT ETMİŞTİR. ANCAK, ALLAHÜ TEALA HAZRETLERİ KENDİLERİNE BİR KIZ EVLAT DAHA VERMİŞ VE SIDDIK EFENDİ BU KIZININ İSMİNİ DE “MÜNEVVER” KOYMUŞTUR.

SIDDIK EFENDİ, YERKÖY’DE MANİFATURA DÜKKANI AÇMIŞ VE UZUN YILLAR MANİFATURACILIK YAPARAK HAYATINI İDAME ETTİRMİŞTİR. BİR DÖNEM ANKARA’YA TAŞINAN VE ORADA BİRKAÇ YIL  KALAN SIDDIK EFENDİ, MESLEK HAYATININ GERİ KALAN KISMINI YERKÖY’DE GEÇİRMİŞTİR.

SIDDIK EFENDİ HAZRETLERİ, KÜÇÜK YAŞLARINDAN İTİBAREN BÜYÜK BİR AŞKLA İLİM ÖĞRENMEYE ÇALIŞMIŞTIR. GENÇLİK DÖNEMİNDE KAYSERİ’YE GİDEREK ORADAKİ ALİMLERDEN MEDRESE EĞİTİMİ ALMIŞ VE DİNİ İLİMLERİ ÖĞRENMİŞTİR. OSMANLICA BİLEN VE GÜNLÜK YAŞAMINDA KULLANAN SIDDIK EFENDİ, AYRICA, YÖREDE ‘ŞEKERCİ HOCA’ OLARAK BİLİNEN ŞEMSEDDİN EFENDİ’DEN ARAPÇA DERSLERİ DE ALMIŞTIR.

SIDDIK EFENDİ HAZRETLERİ , ZAHİRİ İLİMLERLE MEŞGUL OLDUKLARI DÖNEMDE VE 18 YAŞLARINDA İKEN KIRŞEHİR’İN MAHSEN KÖYÜNDE YAŞAYAN VE İNSANLARI İRŞAD ETMEKTE OLAN MAHSENLİ ALİ EFENDİ’YE İNTİSAP ETMİŞTİR. MAHSENLİ ALİ EFENDİ HAZRETLERİ, KISA SÜREDE SEVGİSİNİ KAZANIP HİMMETLERİNE ERİŞEN VE MANEVİ KEMALATINI TAMAMLAYAN SIDDIK EFENDİ’YE HALİFELİK VERMİŞ, YERKÖY VE ÇİÇEKDAĞI HAVALİSİNDE İNSANLARI İRŞAD İLE VAZİFELENDİRMİŞTİR.

SIDDIK EFENDİ, DERİN BİLGİSİ, ETKİLEYİCİ HİTABETİ, BÜYÜK UFKU VE BİTMEZ ŞEVKİ İLE ÇOK ÖNEMLİ VE ANLAMLI HİZMETLER YAPMIŞ VE İNSANLARIN GÖNÜLLERİNİ FETHETMİŞTİR. YERKÖY’DE BAŞLICA SANAYİ CAMİİ OLMAK ÜZERE, ÇEŞİTLİ CAMİLERDE FAHRİ İMAM HATİPLİK DE YAPAN SIDDIK EFENDİ BİRLEŞTİRİCİ BİR DİN VE GÖNÜL ADAMI OLMUŞ; ÇEVREDEKİ SÜNNİ VE ALEVİ KÖYLERİNDE İNSANLARIN ARALARINI BULMUŞ, DARGINLIKLARI GİDERMİŞ VE MÜMİNLERİN KARDEŞ OLDUĞUNU HAYATI BOYUNCA ÇEŞİTLİ VESİLELERLE VE EN GÜZEL BİR ŞEKİLDE İFADE ETMEYE ÇALIŞARAK HUZUR VE BARIŞIN TESİSİ İÇİN GAYRET SARF ETMİŞTİR.

VEFAT EDİNCEYE KADAR, YILMAZ BİR İNSAN OLARAK ÇALIŞMIŞ VE SAYISIZ HAYIR İŞİNİN BAŞLANIP BİTİRİLMESİNE VESİLE OLMUŞTUR. ÖYLE Kİ, ÇEVREDEKİ BİRÇOK CAMİ VE MESCİDİN YAPILMASINDA BİZATİHİ HİZMETLERDE BULUNMUŞ, FAKİR VE YETİM GENÇLERİN EVLENDİRİLMESİNDE, EVİ OLMAYANLARA EV YAPTIRILMASINDA VE İŞİ OLMAYANLARA İŞ BULUNMASINDA ÖNCÜLÜK YAPMIŞLARDIR.

1974 KIBRIS BARIŞ HAREKATI’NDA YERKÖY’DEN DEMİRYOLUYLA GEÇMEKTE İKEN YERKÖY İSTASYONUNDA DURAKLAYAN ASKERİ BİRLİKLERİMİZ HALK TARAFINDAN BÜYÜK BİR COŞKUYLA KARŞILANMIŞ VE SIDDIK EFENDİ HAZRETLERİ BİR TANKIN ÜZERİNE ÇIKARTILARAK KENDİSİNDEN İLÇE HALKINA HİTAP ETMESİ İSTENMİŞTİR. SIDDIK EFENDİ HAZRETLERİNİN GÖNÜLDEN GELEN, RUHLARA VE AKILLARA HİTABEDEN KONUŞMALARI HEM KAHRAMAN ASKERLERİMİZİ HEM DE TÜM YERKÖY HALKINI GÖZYAŞLARINA BOĞMUŞTUR.. KENDİLERİNİN BU KONUŞMASI HALEN YÖRE HALKININ HAFIZALARINDA YERİNİ KORUMAYA DEVAM ETMEKTEDİR..

DUALARIYLA SAYISIZ İNSANIN SAĞLIĞINA KAVUŞMASINA VESİLE OLAN, YAŞLI, GENÇ, HATTA ÇOCUK HERKESİN GÖNLÜNÜ KAZANAN SIDDIK EFENDİ, TAM BİR GÖNÜL VE MANEVİYAT ERİ OLARAK TERTEMİZ VE HİZMET DOLU BİR HAYAT SÜRMÜŞTÜR. KEŞİF VE KERAMET SAHİBİ VELİLERİN EN BÜYÜKLERİNDEN BİRİ VE ZAMANININ DA KUTBU OLAN SIDDIK EFENDİ, MİLADİ 16 KASIM 1988, HİCRİ 6 REBİÜLAHİR 1409 TARİHİNDE, KENDİSİNİ SEVENLERİ ÜZÜNTÜ İÇERİSİNDE BIRAKARAK, EN BÜYÜK DOSTU RAHMAN’A KAVUŞMUŞTUR.. MÜBAREK NAAŞLARI YERKÖY ŞEHİR MEZARLIĞINDAKİ AİLE KABRİSTANINA DEFNEDİLMİŞTİR.

KENDİLERİNDEN SONRA, ÇİÇEKDAĞI ESKİ MÜFTÜLERİNDEN HASAN BASRİ EFENDİ, “ YERKÖY YERKÖY OLALI BÖYLE BİR ALLAH DOSTU GÖRMEDİ ” ŞEKLİNDE DUYGULARINI İFADE ETMİŞTİR… RUHLARI ŞAD OLSUN, ALLAHÜ TEALA HAZRETLERİ ŞEFAATLERİNDEN BİZLERİ MAHRUM EYLEMESİN!. AMİN..

Seyyid Abdülhakim-i Arvasi

 
Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük velidir. Silsile-i aliyyenin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa Efendidir. 1865 yılında Van’ın Başkale kazasında doğdu. 1943‘de Ankara’da vefat etti. Kabirleri Ankara’nın Bağlum nahiyesindedir.

Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının âlim ve fadılları idiler. İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları Irak’taki şer’i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde numune olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir.

İlk tahsilini babasının huzurunda gördü. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri Nehri’de gördüğü bir rüya üzerine tahsiline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:

Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyada Allah’ın Resulünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risalet makamında oturmuşlardı. Onun heybet ve celali karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zat… Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu: “Hayz zamanında bir kadının, camiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer’an serbest midir?” Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suali tekrar sormaması için gayet yavaşça ve alçak bir sesle; “Dinin sahibi hazırdır, buradadır” diye cevap verdim. Maksadım, onun huzurunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı duydular. Durmadan; “Cevap veriniz!” diye üst üste iki defa emir buyurdular.

Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyamı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; “Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış” diyerek rüyamı tabir etti. Babama; “Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?” diye sordum şu cevabı verdi:
“Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için, böyle bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işarettir.”

Bu rüyadan sonra, on sene müddetle, Cuma gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsir gibi ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkâri’nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, rüyasında Allahü teâlânın Resulünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; “Abdülhakim’in terbiyesini sana ısmarladım” buyurmuştu.

Nihayet Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin huzuruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tevbe ve istihare oldu. İstiharede şöyle bir rüya gördü:
Seyyid Tâhâ hazretleri, camide, talebesi Seyyid Fehim’e şu emri veriyordu: “Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam olsun!.. Seyyid Fehim hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye bırakıyordu.

Bu rüya onun talebeliğe kabul edildiğine dair gayet açıktı. Tabire muhtaç kısmı sadece cevâzımât-ı hams tabiri idi. Cevâzım cezm’in çoğulu olup kat’i, kesin demektir. Hams yani beş adedi ise âlem-i emrin, latifenin tasfiyesine işaret olduğu açıktı. Rüyanın başka tabire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilahi lütuf ve sonsuz bir ihsandı.

Seyyid Abdülhakim Arvasi, gördüğü bu rüyanın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsil edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı.

Yüksek tahsilini zamanın en büyük âlim ve evliyası Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf, nahv, mantık, münazara, vad’, beyan, meani, bedi’, belagat, kelâm, usul-i fıkıh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik, geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma); tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale’de otuz yıl kadar tedris ve irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı.

1914 (H. 1332)te Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal edince, Başkale’den hicret edip, Irak’a, oradan Adana, Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul’a geldi. Eyüp Sultan’da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu. İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen İlahiyat Fakültesinde tasavvuf müderrisi yani ordinaryüs profesörü olarak 8 Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi.

Anadolu’da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu’ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaaz ve tedris ile meşgul olup hayatının sonuna doğru İzmir’e gönderildi. Zor şartlar altında İzmir’de kaldığı sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara’ya getirildi. Ankara’ya geldikten birkaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H. 1362) tarihinde sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete intikal etti. Ankara’nın kuzeyinde bulunan Bağlum nahiyesinde defnolundu. Kabri ziyaret edilmekte, huzurunda yapılan dualar kabul olunmaktadır.

Seyyid Abdülhakim Arvasi vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zayıfça olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.

Her hâli ve hareketi ile İslamiyet’e uyardı. Çok mütevazı olup; “Ben” dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere icabet ederdi.

Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır; sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazı, pek alçak gönüllüydü. Eyüp Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu’nda Ağa Cami-i şerifleri kürsilerinde senelerce ilim neşretmiştir. Sultan Selim Cami-i şerifi yanındaki Süleymaniyye Medresesinde, tasavvuf müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde müteaddid mektupları vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih kullanmanın başlangıç ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife Risalesi, Sahâbe-i Kirâm ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.

Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929’dan 1943 senesine kadar o büyük zattan ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır. Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve İngilizcenin yanında, başka dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi’den aldığını eserlerinde belirtmektedir.

25 yıl önceki rüyadaki şahıs
Seyyid Abdülhakim Efendi, 1897 yılında hac vazifesi ile Hicaz’a geldiğinde önce Medine’ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zat vardı. Onunla beraber bir gece, mübarek Ravza’da akşam namazından sonra, yüzünü saadet şebekesine döndürmüş, son derece edep ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı
Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça:
“Refikam, şu anda özür sahibidir. Peygamber Mescidini ziyarete gelemez. Bâb-üs-Selâm’dan girerek Peygamber huzurunda bir selam verip, Bâb-ı Cibril’den çıkmasına şer’an müsaade var mıdır?” dedi.

Seyyid Abdülhakim hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyanın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyasında gördüğü şahıs da bu şahıstı.

Yavaşça:
“Bu sualin cevabına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!” buyurdu. Ancak rüyada olduğu gibi Resulullah efendimizin huzurunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme’den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyayı tafsilatı ile anlattı.

Sultanın dua ve yardım istemesi
Sultan Vahideddin Han kendilerini çok sever, takdir ederdi ve dualarını isterdi. Nitekim Abdülhakim Efendi hazretleri şöyle anlattı:
Memleketin işgal altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş’ta Sinanpaşa Câmiinde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; “El melikü yakraükesselâm ve yed’uke iletta’âm” yani “Sultan sana selam ediyor ve seni iftara çağırıyor” dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul’un seçilmiş vaizleri, imamları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selamı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu’da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu’daki mücahidlere para ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu’ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep oldum.

Bir defasında da Sultan Vahideddin Han, Ramazân-ı şerif ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyaret edecekti. Seyyid Abdülhakim Efendi’yi de davet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devamını hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:
Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakim Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakim der demez, sultan sizi bekliyor diyerek, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yan yana biri dünya, biri ahiret sultanı olarak, Sultanü’l-enbiya Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Beraberce ziyaret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi’yi bekliyordum. Geldiler ve ziyaretlerini anlattılar. (Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir) buyurup birini bana verdiler.

Abdülhakim Arvasi hazretleri siyasete hiç karışmamış, siyasi fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:
“Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı” demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umumi manada tekke ve dergah tipine ait teşhislerin en güzelidir.

Kanunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.

Abdülhakim Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslamiyet’e ve Resulullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylule yaparken veya yatarken bir defa olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikamet üzere idi. “İstikamet yani Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerametin üstündedir” sözünü sık sık tekrar ederdi.

Çok mütevazı, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslam âlimlerinin adı geçtiği zaman:
“Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gaib olsak aranmayız.” Ve, “Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz” buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.

Abdülhakim Arvasi hazretlerinin kıymetli sözlerinden bazıları:
“Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise her zamanda her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu olamayacak bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın Onu tenkit edecek iktidarı yoktur.”

“Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, birbirinize ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden Allah’ın merhameti neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk’a imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhamet ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise hakkı tanımamanın, zulüm ve haksızlık etmenin cezasıdır.”

“Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.”

“Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır.”

“İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk’a karşı şirk ve müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk’ı tanımadıkça, Hakk’ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe, insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak’dan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.”

“Müslümanların öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulum-i İslamiyye (Müslümanlık Bilgileri) denir. İslam dininin emrettiği bu bilgileri Resulullah aleyhisselam ikiye ayırmıştır. Biri, “ulum-i nakliyye”, yani din bilgileri; diğeri “ulum-i akliyye” yani fen bilgileridir, buyurmuştur. Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.

Bunlar da ikiye ayrılır: “Ulum-i aliyye” yani yüksek din bilgileri ve “ulum-i ibtidaiyye” yani alet ilimleri. İslam ilimlerinin ikinci kısmı olan akıl bilgilerinin yani tecrübi ilimlerin iyi öğrenilmesi, ince ve derin din bilgilerinin kolay ve açık anlaşılmasına yardım eder. Riyazi fizik öğrenmek, din bilgilerini kuvvetlendirir. Astronomi, aritmetik ve geometri, dine yardımcı bilgilerdir. Tecrübi fizikteki (tecrübe ve isbat edilenlere esasen uymayan) birkaç yanlış teori ve hipotezden başka hepsi dine uymakta, imanı kuvvetlendirmektedir. İlahi fizik (metafizik) bilgilerinden, çürük, bozuk olanları dine uymaz. Bu ilimler öğrenilince, din bilgilerinin akli ilimlere uyan ve akli bilgilerle çözülmeyen yerleri ve sebepleri meydana çıkar ve akla uygun sanılmayan, aklın erişemediği meselelerin inkâr edilemeyeceği anlaşılır.”

“Kur’an-ı kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden sonra en kıymetli kitap, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabıdır. Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh kitabı, İbni Abidin’in Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafii’de Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır.”

“İslam dini, Allahü teâlânın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği, insanların, dünyada ve ahirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslamiyet’in içindedir. Eski dinlerin görünür görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır. Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan, akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir. Yaradılışında kusursuz olanlar onu reddetmez ve nefret etmez, İslamiyet’in içinde hiçbir zarar yoktur. İslamiyet’in dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz.”

“Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da, bu şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır, dedi. Halbuki bozuk tarikatçıların sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır. Dini bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak, o büyüklerin kitaplarını okuyup, iyi anlayabilmek ve bildiğini yapmak lazımdır. Böyle bir âlim bulunmazsa, din düşmanları, meydanı boş bulup, din adamı şekline girer. Vaazları ile, kitapları ile, gençlerin imanını çalarak millet ve memleketi felakete götürürler.”

“Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam’ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız.”

“Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz.”

“Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor.”

“Tek vakit namazımı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih ederim.”

“Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın.”

“En büyük edep, ilahi hududu muhafazadır, gözetmektir.”

“Allahü teâlâ bir kuluna iman vermişse ona daha ne vermemiştir. İman vermemişse ona daha ne vermiştir!”

“Bizim meclisimizde bulunanlar, sükut içinde otursalar ve sükuttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar.”

“Kur’an-ı kerim şifadır. Fakat şifa, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifa gelmez.”

“Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet öyle gerektiriyor demektir.”

“Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”

“Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.”

“Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.”

“Allahü teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru Onun dilediğidir.”

“Allahü teâlâ bize rahmetiyle muamele etsin. Adaletiyle muamele ederse yanarız.”

“Riya olmasın diye cemaatten kaçanlar ayrı bir riya içindedirler.”

“İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.”

“Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, iman eksikliğidir.”

Talebelerinden bazıları o ilim deryası büyük veliden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir.

Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır:
Tahsilimi İstanbul’da yaptım. Arabi ve Farisi’yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sahibiydim. Bir gün beni Abdülhakim Arvasi hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sahibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan haya edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da haya edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihayet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakimi görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime:
“Seyyid Abdülhakim Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı” dedim. O büyük zata talebe olmakla şereflendim.

Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır:
Bir sabah dergahın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imam yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve dua bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semaverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: “Hayret! Arkanızda büyük bir cemaat vardı. Şimdi dağılmış.”

Talebelerinden İlyas Efendi anlatır:
Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; “Bir odalı evim var. İkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?” dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakim Efendi’ye gidip danışmaktı. İkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. “Müşteri geliyor mu?” dediler. “Geliyor” dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. “Sipariş veren oluyor mu?” dediler. “Bugün yok” dedim. “Kadın müşterileriniz oluyor mu?” buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; “Bugün gelen kadının işini gör!” buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim.

Bir gün Bayezid Camiinde vaaz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı halde; “Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın” buyurdu. Vaazı dinleyen Akhisarlı bir zat içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vaazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek halde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakim Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.

Necib Fazıl Kısakürek anlatır:
Sene 1941… Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmud Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat… Harbe sürüklenmek mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: “Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesika usulü çıkmasa.” Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesika usulü milleti kavurdu. Mahmud Bey, bana bu kerameti sık sık tekrar eder ve; “Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; “Harbe girilmez” ve kimse vesika usulünü beklemezken “O olacak” buyurmaları büyük keramet” derdi.

Faruk Bey anlatır:
Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastaneye yetiştirdik. Ayıldı. Fakat akli melekelerini kaybetmiş haldeydi. İstanbul’a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir Rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifası yok hükmünü bastı. Büluğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakim Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sadece; “Mahzunum, mahzunum!” diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havale ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sahip olmadığı maddi ve manevi bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSİ’de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakim Efendi, biraderzadeleri olan Faruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini methetmek isteseydi; “Faruk hariç hepimizden iyidir” derdi. Kabri, Abdülhakim Arvasi’nin ayak ucundadır.

Bayezid Camiinde; Erzincan zelzele felaketinden bir hafta kadar önce: “Allahü teâlâ, zinanın aşikâr olduğu yerlere zelzele ile ceza verir. Erzincan gibi” buyurmuşlar. Kimse o esnada bu manayı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerametti, anlayamadık demişlerdir.

Talebelerinden Tahir Efendi anlatır:
Abdülhakim Efendi hazretleri buyurdular ki: “Evliyanın huzuruna dolu giden boş, boş giden dolu döner.” Bir gün bana; “Tahir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver” buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakim Efendiyi gördüm. “Tahir, kitapları evden çıkardın mı?” buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. İki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakim Efendi geldi. “Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?” buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi.

Ne zaman Abdülhakim Efendi hazretlerine gitsem, Ziya Bey yanında otururdu. Ziya Beye bir kitap verir, okuturlar ve izah ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziya Beye kitap okutup, kendileri izah ediyordu. İçimden, benim Arabi ve Farisim Ziya Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyada Abdülhakim Efendinin huzurunda idim. Gene Ziya Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziya Beyi sarıklı, âlim kıyafetinde gördüm. Abdülhakim Efendi, Ziya Beyi bana gösterip; “Biz, boşuna emek vermeyiz” buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum.

Bir gün Abdülhakim Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakim Efendiye arz edeyim, evliyalıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçede yalnız oturuyorlardı. Selam verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; “Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?” buyurdu. “Manolya” dedim. “Şu nedir?” buyurdu. “Gül” dedim. “Ya Tahir, bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Mesela şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?” buyurdu. “Hayır efendim” dedim. “Demek ki, farklılık istidatlarından kabiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!” buyurup tekrar bana baktılar. “Kusurumu bağışlayın efendim” dedim.

Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır:
Abdülhakim Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefatından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yani onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.

Halid Turhan Bey anlatır:
Bir gün ziyaretlerine gitmiştim. Kütüphanelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler ve; “Buyurun, okuyun!” buyurdular. Arapça idi. Okumaya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; “Türkçeye çevirin!” buyurdular. Takıldığım çok ibareler oldu. Yardım ettiler, hatta kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. İyice anlamıştım. Vefatlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphane müdürlüğü için, Ankara’da imtihana girdim. İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dediler. Bir de ne göreyim, Abdülhakim Efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi? Okudum, tercüme ettim. İmtihanı kazandım. Kütüphane müdürü oldum. Ama imtihandan çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık kerametini görünce hüngür hüngür ağladım.

Seyyid Abdülkadir Geylani

 

Evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbânî, Sultân-ul-evliyâ, Kutb-i a’zam gibi lakabları vardır. İran’ın Geylân şehrinde 1078 (H.471)de doğdu. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Hazret-i Hüseyin’in evladına seyyid, hazret-i Hasan’ınkine şerîf denir. AbdülkâdirGeylânî hazretleri 1166 (H.561)’da Bağdad’da vefât etti. TürbesiBağdad’dadır. Ziyâret edilmekde, feyz ve bereketlerine kavuşulmaktadır. Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Kâdiriyye tarîkatının kurucusudur. Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilm için vefâkârlıkta emsâli az bulunur bir velî idi.
Abdülkâdir Geylânî hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zât olacağına dâir alâmetler, işâretler görülmüştü. Babası rüyâsında Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmı radıyallahü anhüm ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz kendisine; “Ey Ebû Sâlih! Allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlâd ihsân etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâ arasında derecesi yüksek olacak.” buyurdu. Yine oğlu hakkında;”On iki imâm dışında bütün velîler doğacak olan oğluna itâat edecekler, onun ayaklarını boyunlarına koyacaklar. O yüksek derecelere kavuşacak, ona itâat etmeyenler Allahü teâlâya yakınlık devletinden mahrûm kalacaklar.” diye müjdelendi. Doğduktan sonra yüksek hâlleri ile dikkatleri çekti. Ramazân-ı şerîfte gün boyunca süt emmez, iftâr olunca emerdi. Bu hâlini şu beyti ile anlatır:

Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi
Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

Doğduğu senenin ramazân-ı şerîf ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüd edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğrenince, ramazân-ı şerîfin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devâm ettiler.

On yaşında mektebe giderken etrâfında meleklerin kendisi ile berâber yürüdüklerini görür, onlardan; “Yer açın evliyâdan bir zat geliyor.” dediklerini duyardı. Meleklerin söylediklerini duyan birisi; “Bu çocuk kimdir?” diye sordu. Meleklerden birisi; “Bu asîl bir âilenin çocuğudur. İlerde büyük bir zât olacak. Arzu edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısından boş çevirmeyecek. Her gün Allahü teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek derecelere ulaşacak.” dedi. Çocuklarla berâber oynamak istediğinde; “Bana gel ey mübârek, bana gel.” diyen bir ses işitir, korku ve heyecanla annesine koşardı.

Abdülkâdir Geylânî on sekiz yaşında Bağdad’a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı Ebû Ya’lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah ibni Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-i Debbâs’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vâz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Muhzûmî’nin medresesinde verdiği ders ve vâzlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek sûretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Hatta bir kadın, mehir bedelini, kocasının orada çalışmasına saydı. Derslerine devâm edenler arasında pekçok âlim yetişti.

Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra, ders ve vâz vermeyi bıraktı. İnzivâya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahrâlara çıktı. Bağdad’ın Kerh harâbelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibâdet, riyâzet ve mücâhede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:

Irak’ın sahrâ ve harâbelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bâzan uzun müddet yemezdim ve “açım açım” diye içimin feryâdını duyardım. Bâzan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; “Muhakkak zorlukla berâber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla berâber kolaylık vardır.” meâlindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi.”

Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyâfetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; “Ey Abdülkâdir! Onlarla mücâdele et, onlara galip geleceksin.” derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; “Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım.” diye beni tehdit ederdi. Cân u gönülden, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” okuyunca, onun tamâmen yandığını görürdüm.

Bir kere Abdülkâdir Geylânî şöyle bir ses işitti: “Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbinim! Sana haramları mubah, serbest kıldım.” Bir rivâyete göre; “Başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım.” diyordu. Bunun üzerine Abdülkâdir Geylânî Eûzü çekti. “Kovulmuş şeytandan Allahü teâlâya sığınırım. Sus ey mel’ûn!” diye bağırdı. Bunun üzerine aynı ses; “Ey Abdülkâdir! Rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolda yetmiş kişiyi yoldan çıkardım.” dedi. Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında; “Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allahü teâlâ böyle şeyleri emretmez.” buyurdu.

Başka bir kere gâyet çirkin ve pis kokulu birisi geldi. “Ben iblisim, şeytanım. Sana hizmet etmeye geldim, beni ve yardımcılarımı çok yordun.” dedi. “Sana inanmıyorum, buradan uzaklaş.” dedim. Bana vuracak oldu ise de onu perişan ettim. İkinci defâ elinde büyük bir ateş kıvılcımı ile hücum etmeye başladı. Bu esnâda elinde kılıç bulunan atlı birisi bana yardıma geldi. Yine onu mağlûb ettim. Üçüncü olarak iblisi çok uzakta ağlar gördüm. Gâyet üzgün olarak; “Senden ümîdimi kestim. Gâliba seni yoldan çıkaramayacağım.” dedi. “Sus ey mel’ûn!” dedim ve kovdum. Allahü teâlâ her seferinde beni onlara karşı üstün kıldı.

Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. “Bunlar nedir?” dedim; “Dünyâ zevkleri ve zînetleridir.” denildi. Dünyâ ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nîmetleri kendine çekmek istedi fakat Allahü teâlâ beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allahü teâlânın rızâsına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. “Bunlar nedir?” dedim. “Senin içinde bulunan mânîlerdir.” denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.

Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. “Bunlar nedir?” dedim. “Arzu ve isteklerindir.” denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücâdele ettim. Allahü teâlânın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedrîcen, safha safha mücâdele ettim. Onu iki elimle sımsıkı yakaladım. Yıllarca ıssız, sessiz, sadâsız yerlerde kalmaya mebcur ettim. Soğuk bir gece kırk defâ ihtilam oldum, havanın soğukluğuna bakmadan her seferinde, hemen yıkandım. Kerh harâbelerinde yıllarca kaldım. Yiyecekler malum; otlar, ağaç yaprakları… Dünyâ sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çâreye başvurdum. Gördüğüm her yokuşa tırmandım. Nefsime hiç fırsat vermedim. Bir gece merdivende kitap mütâlaa ediyordum. Nefsim; “Biraz uyu, sonra kalkarsın.” dedi. Ona muhâlefet olsun diye tek ayağım üzerinde durdum. Kur’ân-ı kerîmi hatmedinceye kadar uyumadım.

Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarıp, hep O’nunla olmak olan “fakr” mertebesine ulaştım”.

Nihâyet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdad’a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; “Sen ki Abdülkâdir’sin, buna hayret mi ediyorsun?” dedi.

Sahralarda dolaşırken “Ol” sözü ile ihsân olundum. Allahü teâlânın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok yiyecek buldum. Dağdan bir parça koparırdım, helva olur, yerdim. Kuma deniz suyu dökerdim, tatlı su olurdu. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.

Abdülkâdir Geylânî hazretleri bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdad’a dönüyordu. Hazret-i Hızır önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. “Emir var. Yedi sene Bağdad’a girmeyeceksin.” dedi. Bu sebeple, Bağdad’ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mübah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; “Ey Abdülkâdir! Bağdad’a gir, serbestsin.” diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdad’a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs’ın zâviyesine (dergâhına) geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak; “Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır.” dedi.

Bir müddetten beri Bağdad’da bulunan Abdülkâdir Geylânî hazretleri fitne ve karışıklıklar olunca tekrar sahrâlara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; “Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak.” diyen bir ses işitti. “Ben dînimi kurtarmak istiyorum.” dediğinde; “Korkma, dînine bir zarar gelmeyecek.” denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakîkatını bildirmesi için Allahü teâlâya yalvardı. Bu esnâda Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; “Ey Abdülkâdir! Buyurun.” dedi. Yanına varınca; “Söyle, dün Allahü teâlâdan ne istemiştin?” dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zât kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allahü teâlâdan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zâtın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı.

Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bâzan ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; “Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?” derdi. Şeyh Hammâd’ın müridleri ona bâzan; “Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene.” derler; Şeyh Hammâd da onlara; “Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, mânen kemâle ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mânâ âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum.” derdi.

Yine bir sohbet toplantısında, Abdülkâdir Geylânî hazretleri dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; “Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velîlerin boynunda olacak, her velî ona itâat edecek.” dedi.

Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; “Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allahü teâlâyı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim.” dedi.

Zamânındaki diğer evliyâ da kerâmet olarak ilerde onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî hazretleri zaman zaman Şeyh Tacül ârifîn Ebü’l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebü’l-Vefâ hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; “Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor.” derdi. Ona karşı bu şekilde iltifât etmesine hayret eden talebelerine; “Henüz zamânı var. Vakti gelince, okumuş, câhil herkes bu gence muhtâc olacak, onun feyzinden, mânevî ilminden faydalanacaktır. Sanki şu anda onun Bağdad’da cemâatlere vâz ve nasîhat ettiğini, “Ayağım bütün velîlerin boynundadır.” dediğini ve bütün velîlerin boyunlarını ona uzattıklarını, görüyorum.” derdi.

Bir defasında da; “Ey Bağdadlılar! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır.” dedi ve Abdülkâdir Geylânî hazretlerine dönüp; “Bugün söz bizim fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın.” diye hitâb etti.

Nihayet Abdülkâdir Geylânî hazretleri Bağdad’da insanları irşâda, Allahü teâlânın beğendiği yolda bulunmaya dâvete ve nasîhat etmeye başladı. Bir gün kendini nûrların kapladığını gördü. Bu hal nedir diye sorunca, Resûlullah efendimiz Allahü teâlânın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. Nûrun git-gide çoğaldığı bir anda Resûlullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler. Sonra; “Bu, kutubluk denilen velîlere âit evliyâlık elbisesidir.” buyurdular.

Resûlullah efendimizden hazret-i Ali vâsıtasıyla gelen feyzler, mânevî ilimler ondan sonra hazret-i Hasan ile Hüseyin ve on iki imâmdan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler hep on iki imâm vasıtasıyla geldi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri dünyâya gelip velî oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyâlıkta yüksek dereceye kavuşunca, on iki imâmdan gelen feyzler, ilimler, bereketler onun vâsıtasıyla geldi. Başka hiç bir velî bu makâma ulaşamadı. Bunun için; “Önceki velîlerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır.” buyurdular. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine “Gavs-ül-A’zam; En büyük Gavs” denildi. Yalnız İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hususda onun vekîlidir.

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin evliyâlıktaki derecesinin yüksekliğini zamânındaki bütün evliyâ kabûl etmişti. Bir gün Bağdad’da sohbet ediyordu. Meclisinde pekçok âlim ve velî vardı. Bir ara; “İşte şu ayağım her velînin boynu üzerindedir.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu sözü tasdîk ettiler.

Şeyh Halîfet-ül-Ekber anlatır:

Rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. “Yâ Resûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ayağım bütün velîlerin boynu üzerindedir, diyor ne buyurursunuz?” diye sordum. “Doğru söylemiştir. O benim himâyemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?” buyurdu.”

Adiyy bin Müsâfir; “Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O bununla kendi zamânındaki ferdiyet denilen makâmını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir.” der.

Ahmed Rufaî hazretleri; “O bu sözü mânevî emirle söyledi.” dedi.

İbn-i Hacer-i Askalânî hazretleri de; “Bunun mânâsı, ilerde o kadar kerâmet gösterecektir ki, inâd eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir.” dedi.

Büyük âlim İzzeddîn bin Abdüsselâm; “Şüphesiz o, evliyânın sultanı idi.” demişti.

Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki:

“Abdülkâdir Geylânî bu sözü söyleyince, bütün velîlerin kalblerindeki nûrlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnâsız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı.”

Abdülkâdir Geylânî bu sözü söylediğinde, yeryüzünde velîler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri Ahmed Rufâî hazretleridir. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi:

“Şu anda Abdülkâdir Bağdad’da “Ayağım, her velînin boynundadır” diyor.

Ebû Medyen Mağribî de; “Evet ben Mağrib’de ona boynunu uzatanlardan biriyim.” buyurdu.

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarîkatı denir. Tarîkatının husûsiyeti, dînin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, Allahü teâlâyı anmak, gönlü Allahü teâlâdan başkasından kurtarmaktır.

Abdülkâdir Geylânî hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Peygamber efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. Kendileri şöyle anlatır:

Hicrî beş yüz yirmi bir senesi Şevval ayının on altısı olan Salı günü öğleden önce, Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm.

“Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?” buyurdu. “Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasîhlerinin yanında nasıl konuşurum?” dedim. “Ağzını aç!” buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defâ mübarek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve; “İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vâzlar ile Rabbinin yoluna çağır.” buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; “Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?” diyordu. “Babacığım! Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum.” dedim. “Ağzını aç.” buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defâ saçtı. “Niçin yediye tamamlamadınız?” dedim. “Resûlullah’a karşı olan edebimden.” buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasîh bir dille konuşmağa başladım.

Birgün, minberde oturmuş vâz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vâzına devâm etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye suâl edince; “Ceddim Resûlullah’ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vâz etmemi emr etti, dedi.

Sohbetlerinde bâzan birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cumâ, salı ve pazartesi gecesi halka vâz ederdi. Vâzında, âlim ve evliyâdan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzûr içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devâm etti. Ders ve fetvâ vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devâm etti. Huzûrunda Kur’ân-ı kerîm tegannîsiz gâyet sâde, tecvide riâyetle okunurdu. Dört yüz âlim onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suâllere gâyet açık ve doyurucu cevaplar verirdi.

Derin ilim sâhibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi.

Bir gün birisi huzûrunda Kur’ân-ı kerîm okudu. Âbdülkâdir-i Geylânî hazretleri okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Kırk şekilde tefsîr yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. Orada bulunanlar yalnız on bir tefsîri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette bıraktı. Sonra; “Sözü burada bırakıyorum. Şimdi kelime-i tevhide geldik”Lâ ilâhe illallah” dedi. Bunları söyler söylemez cemâatı bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti.

Önce lâzım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî ismindeki bir zât anlatır:

Evliyânın hayâtından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyet-ül-Evliyâ kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibâdetle meşgûl olmak istedim. Gidip Abdülkâdir Geylânî’nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzûrunda oturdum. Bana bakıp; “Eğer inzivâya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber zâtların, yâni mürşid-i kâmillerin huzûrunda edeb öğren. Daha sonra inzivâya, yalnız ibâdete başla. Yoksa, ibâdet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek îcâbeder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın.” buyurdu.

Sabah ve ikindiden sonra tefsîr, hadîs ve fıkıh; öğleden sonraları Kur’ân-ı kerîm ve kırâat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi. Ebû Muhammed Haşşâb der ki:

Gençken nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin vâzlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit bulamadığım için gidemezdim. Nihâyet bir gün vâz verdiği yere gittim. Beni görünce; “Bizim sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh yapalım.” dedi. O günden sonra yanından ayrılmadım. Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok istifâde ettim. O kadar kavâid (kâideler) öğrendim ki, başkalarından öğrendiklerimi unuttum.”

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdad’ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihân etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnâda Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nûr çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kaplayıp, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ayaklarına kapandılar. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suâllerinizi sorun buyurdu. Her biri suâllerini sorup, hemen cevâbını aldı. Onlara; “Size ne oldu böyle?” denildiğinde; “Huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suâllerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık.” dediler.

Ebû Sa’îd Kilevî şöyle anlatmıştır:

Ben, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullah efendimizi ve enbiyâyı gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defâsında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. “Her kim dünyâda kurtuluşa ermek ve saâdete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devâm etsin!” buyurmuştu.

İbn-i Kudâme şöyle söylemiştir:

“1166 (H.561) yılında Bağdad’a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhipti. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık.”

Abdülkâdir Geylânî hazretleri felsefe ile meşgûl olmayı hoş görmezdi, ondan men ederdi. Felsefenin kaynağı akıldır. Filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratılış, dünyâ rûh, âlem, ölüm ve sonrası gibi konulara aklına dayanarak cevaplar bulmaya çalışır. Bunu yaparken bulduğu cevapların Allahü teâlâ tarafından gönderilen dinlere uyup uymamasına bakmaz. Bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar. Felsefecilerin ortaya koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin değişmesi, gerekse sonra gelen filozofların öncekilerden farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yâhut tamâmen değişir. Bu îtibârla sonra gelenler önce gelenleri dâimâ tenkid etmekle veya onların felsefelerini yıkmakla işe başlarlar. Akıl yalnız başına yol gösterici değildir. Dînin rehberliğine muhtaçtır. Yoksa sapıtır. Bunun için din büyükleri îtikâdın bozulabileceğini bildikleri için, felsefe ile uğraşmaktan men etmişlerdir. Nitekim İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi zâtlar felsefecilerin kitapları ile çok meşgûl olduklarından sapıtmışlardır.

Şeyh Muzaffer Mansur der ki:

Birkaç kişi ile Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yanına gitmiştik. Elimde, felsefe ile ilgili kitaplar vardı. Bizi süzdükten sonra kitabı görmeden bana; “O elindeki kitap ne kötü bir arkadaştır.” buyurdu. Bu esnâda oradan ayrılıp kitabı bir yere koymak ve bir daha taşımamak hatırıma geldi. Kitabı çok seviyordum. İçerisindeki çok şeyi de ezberlemiştim. Tam kalkacaktım, bana dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Şaşırıp kalkamadım. “Şu kitabı bana versene.”buyurdu. Vermek için kitabı açtım. Bir de ne göreyim kitabın sahifeleri bembeyaz olup, hiçbir şey yazılı değildi. Kitabı kendisine verdim. Tek tek sahifelerine baktıktan sonra bana geri verdi. “İşte İbn-i Dâris’in Fedâil-ul-Kur’ân (Kur’ân-ı kerîmin fazîletleri) kitabı.” buyurdu. Baktım gerçekten onun güzel bir hatla yazılmış bir nüshası idi. Bana; “Kalb ile tövbe etmek ister misin?” buyurdu. “Evet.” dedim. “Öyleyse kalk!” dedi. Kalktım. Zihnimde felsefe ile ilgili bütün öğrendiklerimi unuttum. Daha önce onları hiç okumamış gibi oldum.

Dîne uygun olmayan bir şeye müsâade etmezdi. Bir gün yanında; “Falanca çok ibâdeti ve kerâmetleri ile meşhûrdur.” diye konuşuldu ve bu arada;”Ben derece bakımından Yûnus aleyhisselâmı geçtim.” dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü. Yaslandığı yastığı yere doğru attı. Gidip baktıklarında adamın öldüğünü gördüler. Vefâtından sonra o şahıs rüyâda neşeli olarak görüldü. “Nasılsın?” diye sorulduğunda; “Şeyh Abdülkâdir hem Allahü teâlânın, hem Yûnus aleyhisselâmın yanında bana şefâatçı olduğu için, Allahü teâlâ beni affetti. Yûnus aleyhisselâm hakkında söylediğim o söz sebebiyle hesaba çekmedi.” dedi.

Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbn-üs-Semhal isminde bir zât gelmişti. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî hazretleri; “Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefât edeceğim.” buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefât etti.

Abdülkâdir Geylânî hazretleri heybetli idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gâyet câzib, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz. Din husûsunda aslâ tâviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; “Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz.” kanâati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhâfaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıyâ onun vâsıtasıyla tövbe etti. Köleleri satın alıp, âzâd ederdi. Verdiği sözü tutar,kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi:

“Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!”

Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.

Fakîrlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yâhut hastalansalar, kendisiçarşıya çıkar, ceddi Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzûmlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Bir gün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.

Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesîle ederek, araya koyarak Allahü teâlâya duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. Buyururdu ki:

“Sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip Allahü teâlâya yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet ânında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allahü teâlâdan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür.”

Bir kere de; “Her kim her rekatında Fâtiha’dan sonra on bir İhlâs okuyarak, iki rekat namaz kılarsa, selâmdan sonra da on bir defâ Allah’ın Resûlüne salât ve selâm getirip benim ismimi anarak yalvarırsa, Allahü teâlânın izni ve yardımıyla derhâl işi görülür.” buyurdu.

Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine talebe olmuştu. Bu kadın dağda iken, ihtiyaç için mağaraya girdiğinde daha önce ona âşık olan bir ahlâksız da ardından girdi. Kadına yanaşıp, onun nâmusunu kirletmek istedi. Kadın kaçıp saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a’zamın ismini söyleyip; “Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a’zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!” deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a’zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan nalınlar vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, nalınlar kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular. Kadın, o mübârek nalınları alıp hazret-i Gavs’a getirdi ve başından geçeni anlattı.

Müridlerinin, talebelerinin tövbesiz vefât etmemeleri için duâ etti:

“Allah’ım! Ceddim, Habîbin Muhammed aleyhisselâm ve kullarından takvâya erenlerin hâtırı için, hiç bir mürîdimin, talebemin rûhunu tövbesiz alma.” diye yalvardı.

Bir defâsında; “İyi müridlerin hâli mâlum, ya kötülerinki ne olacak?” diye sorduklarında; “İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık.” buyurdular.

Bir kere de; “Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyâmete kadar talebelerimin isimlerini gördüm.” buyurmuştur.

Cinler de kendisinden çekinir, itâat edip sözünü dinlerlerdi.

Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerine arz etti. O da; “Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi söylersin, hâlini anlatırsın. O sana yardımcı olur.” buyurdu. O şahıs denilen yere gitti. Kendisini Abdülkâdir Geylânî’nin gönderdiğini ve kızının durumunu anlattı. Cinlerin reisi kızına musallat olan cini cezâlandırdı. Ebû Saîd cinlerin reisine;”Bugüne kadar senin kadar Abdülkâdir’in emrine cân u gönülden itâat eden görmedim.” deyince; “Abdülkâdir Geylânî hazretleri her gece evinden bakar, cinleri seyreder. Cinler onu görünce korkularından sağa sola kaçışırlar. Allahü teâlâ sevdiği kulun emrine birçok insan ve cin verir.” dedi.

Duâsı makbûl idi. Bağdad halkından biri ona gelerek; “Babamı rüyâda azâb içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir’e git, bana duâ etsin. Belki Allahü teâlâ beni azapdan kurtarır.” dedi. Bunun için sana geldim. Babama duâ ediverin de azaptan kurtulsun.” dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyâsında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; “Baba, dün azâb içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?” diye sordu. Babası; “Şeyh Abdülkâdir bana duâ etti. Allahü teâlâ onun duâsı hürmetine beni azaptan kurtardı.” dedi.

Tabiblerin tedâvî edemediği hastalar ona gelirler, duâsı bereketiyle şifâ bulup giderlerdi. Bir defâsında Halîfe Mustencid’in akrabâsından karnı şiş bir hastayı getirdiler. Elini sürüp, duâ ettiğinde Allahü teâlânın izni ile iyileşti.

Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi. Bir seferinde Dicle Nehri taşmış, sular Bağdad sokaklarına kadar gelmişti. Herkes korku ile Abdülkâdir Geylanî hazretlerine baş vurdu. Abdülkâdir Geylâni hazretleri oraya geldi. Bastonunu nehrin kenarına dikti. “Daha ileri gitme!” dedi. Allahü teâlânın izni ile nehrin suyu o andan îtibâren azalmaya başladı.

Muhammed Ezher şöyle anlatır:

Bir sene Allahü teâlâdan devamlı bana evliyâsından birini göstermesini istedim. Bir gece rüyâmda İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret ettim, orada birisi vardı. İçimden onun evliyâdan biri olduğunu geçirdim. Uyanınca Ahmed bin Hanbel’in kabrine koştum. Rüyâda gördüğüm zât orada duruyordu. Önümden geçip Dicle’ye doğru gitti. Ziyâretimi acele yapıp onu tâkib ettim. Dicle Nehrinin iki tarafı, bir adımlık mesâfe oluncaya kadar yaklaştı ve adımını atarak geçiverdi. Sonra o zât medresesine gittiğinde rüyâda ve uyanık iken gördüğü zatın Abdülkâdir Geylânî hazretleri olduğunu anladı.

Onu gören tesiri altında kalır, mübârek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cumâ günleri câmiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu.

Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi.

Gavs-ül-âzam, Medîne-i münevvereden Bağdad-ı Dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavs-ül-âzam ona; “Sen kimsin?” buyurdu. Hırsız; “Ben çölde yaşıyanlardanım.” dedi. Gavs-ül-âzam ona, isminin mâsiyet, günah mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sâhibi kişinin Gavs-ül-âzam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni kendisine söyledi ve; “Evet, ben Abdülkâdir’im.” buyurdu. Hırsız, derhal mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden; “Ey Seyyid Abdülkâdir! Allah için bana bir ihsânda bulun!” sözleri çıktı. Gavs-ül-âzam, hâline acıdı ve kabinin düzeltilmesi için, Allahü teâlâya duâ etti. Hitab geldi; “Ey Gavs-ül-âzam, hırsızı doğru yola ulaştır. Onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!” Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.

Meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir râhip şöyle anlatır:

Ben Yemenliyim. İçimden müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen’deki İslâm âlimlerinden birine mürâcaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyâmda Îsâ aleyhisselâmı gördüm. Bana; “Irak’a git, orada Abdülkâdir isminde biri var, onun huzûrunda müslüman ol. Çünkü o zamânındaki âlimlerin en büyüğüdür.” buyurdu.

Yine on üç kişilik bir hıristiyan cemâati müslüman olmayı kararlaştırdılar. Kimin yanında müslüman olacaklarını düşünürlerken sâhibini görmedikleri bir ses; “Bağdad’a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zâtın huzûrunda müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îmân nûru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz.” diyordu.

Bu hâdiseler, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin büyüklüğünü, derecesinin yüksekliğini göstermektedir. Yoksa, İslâmiyette, müslüman olmak için, müftüye, imâma gitmek ve formaliteye ihtiyâç yoktur. Bir kimse kelime-i şehâdeti söyleyip mânâsına inanınca müslüman olur.

Allahü teâlânın izni ile bir anda birçok yerde bulunurdu.

Ramazân-ı şerîfte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a’zamı iftâra dâvet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin dâvetini kabûl etti, aynı anda dâvet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad’a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-âzam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-âzam, o hizmetçisine dönerek; “Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim” buyurdu.

Çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulaşılamıyacağını söylerdi.

Bir kadın, çocuğunu Abdülkâdir-i Geylânî’ye getirip; “Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd edip, size getirdim.” dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. Tarîkatta sülûke başlattı. Bu şekilde devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. “Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer.” dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; “Kum bi-iznillâh!” yâni Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitâben; “Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!” buyurdu.

Bâzan sevdiklerine mânâ âleminde çeşitli şeyleri gösterirdi. Ali bin Yâkub anlatır:

Bir kere daha yanına gitmiştik. Başını eğip, murakabeye dalınca, ondan bir nûrun yükseldiğini gördüm. Gözümden perde kalktı, melekleri, onların tesbihlerini ve kabirdekileri, onların hâllerini, derecelerini, tesbih ettiklerini gördüm. Her insanın alnındaki yazıları okumaya başladım. Hulâsa bana gaybî, gizli pekçok şey malûm oldu. Beni oraya götüren Hocam Ali bin Hîtî, aklıma bir şey olmasından korkuyorum deyince, göğsüme vurdu ve ondan sonra gördüklerimden dolayı hiç korkmadım.

Ebü’l-Hacer Hâmid Hirânî anlatıyor:

Bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin medresesine gittim ve huzûrunda oturdum. Bana; “Ey Hâmid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanların minderinde oturacaksın.” buyurdu. Aradan epeyce zaman geçip, Hiran’a dönünce, Sultan Nûreddîn beni çağırıp yanına oturttu ve evkaf bakanı yaptı. O günden beri devamlı Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin o sözünü hatırlarım.

Bir gün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve; “Benim vefâtımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyâya Muhammedî meşreb birisi gelir, ismi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’dir. Bana mahsus nîmetlere kavuşur.” buyurdu ve dediği gibi oldu.

Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretleri idi.

Allahü teâlâ ona eşyânın aslını, neden meydana geldiğini gösterirdi.

Bir gün devlet ileri gelenlerinden birisi huzûruna gelmişti. Tesirli nasîhatlarını dinledikten sonra memnuniyetinden on kese altını ortaya koyup, bunlar senindir.” dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri almak istemedi. Çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve sıktı. Elinin altından kan akmaya başladı. O şahsa; “Bunları bana getirmekten hiç mi hayâ etmedin?” dedi. Onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu.

Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkâdir Geylânî hazretleri buyurur ki:

“Kerâmetler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerâmetini gizlemeyen dünyâya düşkündür. Bana talebe olan yâhut evlâdımdan ve halîfelerime bağlı olup, kerâmet derecesine ulaşıp, maksatsız kerâmet izhar edenin yüzü iki dünyâda kara olur.”

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır:

“İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misâfirperver ve geceleri insanlar uyurken ibâdet edici olması, âlim ve cesûr olması.”

“Şükrün esası, nîmetin sâhibini bilmek, bunu kalb ile îtirâf etmek ve dille söylemektir.”

“Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid’at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız. İtâat ediniz, muhâlefet etmeyiniz. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sâbit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız.”

“Kalb dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok, âhireti sevmiş olamaz.”

“Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzûndur. Peygamber efendimiz; “Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzûndur.” buyurmaktadır. Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşgûldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir.”

“İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.”

İlk önce yapılması lâzım olan şeyler husûsunda:

“Mü’minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vâcib ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nâfilelerle meşgûl olur. Farz borcu varken sünnet ile meşgûl olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın, sünnetleri kabûl olmaz. Ali bin Ebî Tâlib’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyuruyor ki: “Üzerinde farz borcu olan kimse, kazâsını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazâsını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nâfile namazlarını kabûl etmez.” Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermâyesi, nâfileler de kazancıdır. Sermâye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz.” buyurdu.

Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu:

“Kötü arkadaşları terket. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla berâber ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hâsıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak.

Ey oğul! Kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür. Allahü teâlânın kitabının ve Resûlünün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felâh, bulur kurtuluşa erersin.”

Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünyâ lezzetleri olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allahü teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve O’nun katında bulunan nîmetler olmalıdır. Dünyâdan (haram ve şüphelilerden) ne terkedersen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sâdece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap.”

Faydasız şeyleri bırakmak husûsunda:

“Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünyâ ve âhirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyâdan alınacak, âhirete götürüleceksin. Dünyâda rahat ve hoş bir hayat arama. Resûl-i ekrem; “Hayat, âhiret hayâtıdır” buyurdu.”

İyi zan sâhibi olmak hakkında:

“Müslümanlar hakkında iyi zan sâhibi ol. Onlar hakkında niyetini düzelt. Her türlü hayır işi yapmaya koş. Bilmediğin hususlarda âhireti düşünen âlimlere sor.”

Duâ hakkında:

“Allahü teâlâdan dünyâ ve âhiretin hayırlarını iste. Sakın; “Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim.” deme. Duâya devâm et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme nîmetini ihsân eder. Eğer Allahü teâla senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana râzı ve memnûn olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için duâ edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muâmele etme hâlinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer dünyâda borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.

Âhiret işlerini önce yapmak husûsunda:

“Âhireti sermâyen, dünyâyı bu sermâyenin kazancı yap. Zamânını, önce âhireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyânı sermâye, âhiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyâdan artan zamânını, âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riâyet etmezsin. Sonra dünyâ işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri kazâ namazı kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine hattâ şeytâna tâbi olursun. Âhiretini dünyâya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzib etmek ve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabûl etmekle, kendine zulmettin. İpini onun eline verdin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünyâ ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. Dünyâ ve âhiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünyâ bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyâdan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin, âhiretini esas ve sermâye kabûl etseydin, dünyâ ve âhiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyâya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itâat edersen, Allahü teâlânın has kullarından olursun.”

Yapılan nasîhatı kabul etmek hakkında:

“Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. Ona muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resûl-i ekrem; “Mümin, müminin aynasıdır.” buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır.”

Acele etmemek husûsunda:

“Acele etme. Acele eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isâbet kaydeder veya isâbet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandır. Umûmiyetle aceleye sebep, dünyâlık toplama hırsıdır. Kanâat sâhibi ol. Kanâat bitmeyen bir hazînedir.”

Gaflet hakkında:

“Allahü teâlâdan hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız. Zamânınız, zâyi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binâları kurmakla meşgûl oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzûrunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allahü teâlâyı anmak, âriflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır. Onlara, Allahü teâlâyı hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur.”

Allah için yapılmayan işler hakkında:

“Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hâli nasıl? Cemâat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allahü teâlânın rızâsını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü teâlâdan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve bayağı niyetlerin için tövbe et.

İnsanlara gösteriş için, onların rızâlarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünyâ hapishânesindesin. Resûl-i ekrem dâimâ tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sâdece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.”

Allahü teâlânın sevgisinde samîmiyetin nasıl belli olduğu hususunda:

“Kulun Allahü teâlâyı sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize;”Ben seni seviyorum.” deyince; “Fakirlik için bir elbise hazırla.” buyurdu. Bir başkası gelip Peygamber efendimize; “Ben Allahü teâlâyı seviyorum.” deyince; “Belâ için elbise hazırla.” buyurdu.”

Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dâir:

“Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryad etmeyin. Doğruluk üzere devâm edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin.

Allahü teâlâya, rızâsı için yapılan sabırlar ve tahammüller, aslâ karşılıksız kalmaz. Onun için bir ân olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde kazanmıştır. Allahü tealâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle berâberdir.” buyuruyor (Bekara sûresi: 153)

Hayâtı fırsat bilmeye dâir:

“Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyâdan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganîmet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Duâ etmeye imkânınız varken, duâ ediniz. Sâlih kimselerle berâber olmayı fırsat biliniz.”

Kabir ziyâretine dâir:

“Kabirleri ziyâret ediniz. Sâlih kimseleri de ziyâret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir.”

Günahlardan sakınmak husûsunda:

“Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Peygamber efendimiz; “Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günâhını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür.” buyurdu.”

Vefâtı: Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: “Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında sizden başkasıyla yâni Allahü teâla ile berâberim.” Yine o esnâda buyurdular: “Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!” Yine; “Aleyküm-üs-selam ve rahmetullahi ve berekâtühü. Allahü teâlâ beni ve sizi magfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!” Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.

Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır:

Gavs-ül âzam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz!” buyurdu.

Vefât ederken iki defâ; “Allahümme refîk al a’lâ.” deyip; “Size geliyorum, size geliyorum.” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; “Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim.” buyurdu.

Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr; “Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?” diye arz edince; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir.” buyurdu.

Oğlu Şeyh Abdülazîz; “Hastalığınız nasıldır?” diye sorunca; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümm-ül-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur.” buyurdu.

Daha sonra; “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıp ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!” Sonra da; “Allah Allah Allah…” deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek rûhunu teslim eyledi.

Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi. İnsanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devâm etti.

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. Nesli onlar vâsıtasıyla dünyânın çeşitli yerlerine Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs (İspanya), Irak, Suriye ve Anadolu’da yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân Şerefeddîn Îsâ Mısır’a hicret etmiş olup şimdi Mısır’daki Kâdirî şeriflerin dedesi odur. Torunları, Kuzey Afrika’da daha çok Şerif ve Şurefa gibi isimlerle, Irak, Suriye ve Anadolu’da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır.

Eserlerinden bâzıları şunlardır:

1) El-Gunye li-Tâlibî Tarîk-ıl Hak: Îmân, ibâdet ve ahlâkî konuları ihtivâ eder. 2) El-Fethurrabbânî vel-Feyz-ur-Rahmânî: Vâzlarından meydana gelir. 3) Fütûh-ul-Gayb: Bu eser vâzlarından ve oğlu Abdurrezzak’a vasiyetinden meydana gelir. 4) El-Fuyûzâtu’r-Rabbâniyye fî Evrâd-il-Kâdiriyye: Duâ ve virdlerden meydana gelir. 5)Mektûbat: On beş mektuptan meydana gelir.

ALTININ VAR MI?

Bir gün Abdülkâdir Geylânî’ye; “Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye sordular. Buyurdu ki:

“Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Aslâ yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın.” dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; “BeniAllahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim.” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. “Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem.” dedi. Küçük bir kâfile ile Bağdad’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıyâ çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?” diye sordu. “Kırk altınım var.” dedim. “Nerededir?” dedi. “Koltuğumun altında dikili.” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mı?” dedi. “Kırk altınım var.” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım.” dedim. Eşkıyâ reisi, ağlamaya başladı ve; “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum.” dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol” dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sâhiplerine geri verdiler. İlk defâ benim vesîlemle tövbe edenler, bu altmış kişidir.”

ATEŞİN ODUNU YİYİP BİTİRDİĞİ GİBİ

Abdülkâdir Geylânî’nin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. İnsanların mânevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedâvî ederdi. Hasedin, kıskançlığın Allahü teâlânın gazâbına sebeb olacağını şöyle anlatır:

Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmânını zayıflatır. Mevlânın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allahü teâlânın gazabına uğratır. Peygamber efendimiz; “Allahü teâlâ, hasetçi kimse nîmetimin düşmanıdır,” buyurdu.” diye bildirmiştir. Resûl-i ekrem bir hadîs-i şerîfte; “Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer.” buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin husûsunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allahü teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nîmetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allahü teâlânın bu ihsânından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allahü teâlâ sana zulmetmez. Allahü teâlâ senin için takdir ettiğini, sana nasîb olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.

BU İHTİYARI HİMÂYE ETSİN!..

Gavs-ül-a’zam bir gün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed; “Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır.” buyurdu.

Bir gece Resûlullah efendimizi rüyâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’i de gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden ricâ ediyor ve; “Ey Allah Resûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zayıf ihtiyârı himâye etsin.” diyordu. Resûlullah efendimiz tebessüm buyurarak: “Ey Seyyid Abdülkâdir! Bu şeyhin ricâsını kabûl et.” buyurdu. Resûlullah’ın emri ile, onun ricâsını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imâmdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. “Eğer Gavs-ül-a’zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı.” denilmiştir. Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre ibâdet etti.

HIRSIZIN HİDÂYETİ

Abdülkâdir Geylânî, küçükken yaşı bir gün,
Tarlaya, çift sürmeye, gitmiş idi gündüzün.

Öküzün kuyruğundan, tutunmuş gider iken,
Hayvan dile gelerek, konuştu ona birden.

Dedi: “Ey Abdülkâdir, şunu bil ki şüphesiz,
Seni, bu işler için, yaratmadı Rabbimiz.”

Korktu ve eve geldi, dedi ki: “Anneciğim,
Bana izin verirsen, Bağdat’a gideceğim.

İlim tahsîl etmektir, gitmekte asıl gâyem,
Ayrıca evliyâyı, ziyâret ederim hem.”

Annesi memnun olup, dedi ki: “Ey evlâdım,
İlim öğrenmen idi, benim dahi murâdım.”

Koltuğunun altına, dikerek kırk altını,
Dedi ki: “Doğruluktan, ayırma lisânını.

Git, yolun açık olsun, emânet ol Allah’a,
Belki de görüşmemiz, nasîb olmaz bir daha.”

Abdülkâdir böylece, annesinden ayrılıp,
Bağdat’a yola çıktı, bir kervana katılıp.

Bir müddet yol gidip de, geçince Hemedan’ı,
Âniden eşkıyâlar, bastılar bu kervanı.

Kervanda mal ve eşya, var ise her ne kadar,
Teker teker sorarak, gasbeyleyip aldılar.

Abdülkâdir’e dahi, sordu bir eşkıyâ;
“Ey çocuk, üzerinde, neyin var, mal ve eşyâ?”

Dedi: “Benim sâdece, kırk altınım var ki hem,
Onları koltuğumun, altına dikti annem.”

İnanmadı eşkıyâ, onun bu sözlerine,
Gitti ve ikincisi, geldi onun yerine

O da alay ederek, sordu: “Ey fakir çocuk,
Yanında mal ve para, neyin var, söyle çabuk.”

Ona dahi dedi ki: “Kırk altın var yanımda,
Onlar da dikilidir, koltuğumun altında.”

İnanmadı ise de, o dahi buna yine,
Gidince haber verdi, bunu reislerine.

Reisleri çağırtıp, sordu ki o da tekrar:
“Ey çocuk doğru mudur, yanında altın mı var?”

Dedi: “Evet efendim, kırk altınım var ki hem.
Koltuğumun altına, dikmişti tek tek annem.”

Söylediği o yeri, sökerek eşkıyâlar,
Altınları görünce, şaşıp dona kaldılar.

Reisleri dedi ki: “Pekâlâ ey evlâdım,
Ne için doğrusunu, söyledin anlamadım.

Eğer söylemeseydin, bulamazdık biz bunu,
Niçin sen bile bile, söyledin doğrusunu.”

Dedi ki: “Ben anneme, sözverdim ki efendim,
Her ne olursa olsun, yalan söylemeyeyim.

Doğrudan sapmamaya, söz vermiştim anneme,
Değer mi altın için, bu ahdimden dönmeme.”

Reis bunu duyunca, başladı ağlamaya,
Dedi: “Eyvâh benim de ahdim vardı Allah’a.

Lâkin bunca senedir, yaparım eşkıyâlık,
Şu andan îtibâren, tövbe ettim ben artık.”

Diğer eşkıyâlar da, bakarak bu reise,
Dediler: “Bizler dahi, vazgeçtik öyle ise.”

Hâlisen tövbe edip, o gün bunca eşkıyâ,
Aldıkları ne kadar, var ise, mal ve eşyâ,

Tekar sâhiplerine, vererek teker, teker,
O günden îtibâren, o işi terk ettiler.

SEN NASIL MÜSLÜMANSIN

Bir gence buyurdu ki: “Oğlum, senin maksadın,
Sâdece yemek içmek, olmasın aman sakın!

Buna düşkün olanın, kıymeti çünkü evlat,
Çıkardıkları ile ölçülür, aman dikkat!

Dünyâda bir günâhı, terk ederse bir insan,
Cennet’te onun aslı, edilir ona ihsân.

Oğlum, şöyle düşün ki, ölürsün bu gün artık,
Bu düşünce içinde, yap ölüme hazırlık.

Allah’ı sevdiğini, söylüyorsun ey insan,
Niçin bir musîbette, edersin peki isyân?

Sabredebiliyorsan, bir belâ geldiğinde,
Hakîkat payı olur, senin bu dediğinde.

Eğer isyân edersen, musîbet geldiği an,
O zaman bilmiş ol ki, yalandır o iddiân.

Bir gün Resûlullah’a, bir müslüman gelerek,
Dedi: “Yâ Resûlallah, seviyorum seni pek.”

Resûl, ona cevâben, buyurdu ki: “Ey kimse,
Peki, fakirlik için, hazırlan öyle ise!”

Birisi de gelerek arz etti ki: “Efendim,
Allahü teâlâya, pekçoktur muhabbetim.”

Resûlullah ona da, buyurdu ki: “Ey insan,
Öyleyse belâ ile, musîbete hazırlan!”

Gavs-ı a’zam, bir gün de, buyurdu ki: “Aman hâ,
Gafletle yaşayıp da, isyân etme Allah’a.

Zîrâ yeri gelince, “Müslümanım” diyorsun,
Ne garip iddiâ ki, dînini bilmiyorsun.

Hâlbuki sen dînini, bilmeyince mükemmel,
Hangi esâsa göre, yaparsın peki amel?

Yalnız dîni bilmek de, yetişmez yine sana,
Zîrâ amelsiz ilim, vebâldir bir insana.

“Lâ ilâhe illallah”, söylemek kâfi değil.,
Bunun icâbını da, yapmalısın bil-fiil.

Öyleyse ilk evvelâ, güzel öğren dînini,
Sonra da buna göre, yap bütün amelini.

Sırf amel yapmakla da, bitmiyor yine işin,
Zîrâ yapmak gerekir, her işi Allah için.

Buna “İhlâs” denir ki, mühimdir bu da gâyet,
İhlâssız amellerin, faydası olmaz elbet.

Kalp gözlerin açılsın, istiyorsan sen eğer,
Bir mânevî tabip bul, ona teslim ol, yeter.

Başını, o tabibin, koyuver eşiğine,
Îtirâzda bulunma, onun hiç bir işine.

O Allah adamının, bir şefkatli nazarı,
Süpürür kalbindeki, bütün kir ve pasları.

Ve onun bir kelâmı, şifâdır kalp derdine,
O her ne emrederse, hemen getir yerine.

Kalp derdiyle ilgili, olan ihtiyâcını,
Ona arz et, o bilir, bu derdin ilâcını.

Her hangi musîbetle, karşılaşırsan şâyet,
Günâhını düşünüp, istiğfâra devâm et!

Hep günah işlemekle, gelir çünkü her belâ,
Ve aslâ bir kuluna, zulmetmez Hak teâlâ.

Ölüm ve âhireti, düşün ki ey evlâdım,
Ecelin yaklaşıyor, ardından adım adım.

Bu gaflet pamuğunu, çıkar at kulağından,
Zîrâ ölüm yakındır, sana belki yarından.

Henüz ecel gelmeden, kendine gel ki artık,
Zîrâ öldükten sonra fayda vermez pişmanlık.”

BİZİM YOLUMUZ

Oğlu Abdurrezzâk’a şöyle vasiyet eyledi:

Ey oğlum! Allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana Allah’tan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.

Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.

Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!

Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah’tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.

Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alcak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur.

1) Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî)
2) Behcet-ül-Esrâr (Ali bin Yûsuf)
3) Kalâid-ül-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî
4) Tefric-ül-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir
5) Tenşîtül-Hâtır fî Menâkıb-i Gavs-ül-âzam
6) Câmiu Kerâmât il-Evliyâ; c.2, s.89
7) Tabakât-ül-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126
Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290
9) Nefehât-ül-Üns; s.587
10) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.198
11) Hadîkat-ül-Evliyâ; 2′nci kısım, s.32
12) El-A’lâm; c.1, s.17
13) Mir’ât-ül-Haremeyn; c.3, s.139
14) Nûr-ül-Ebsâr; s.224
15) El-Bidâye ven-Nihâye; c.12, s.52
16) Fevât-ül-Vefeyât; c.2, s.2
17) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî; c.3, 123. Mektup
18) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.974
19) Redd-i Vehhâbî; s.40
20) Tabakât-ül-Evliyâ; s.246
21) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.59
22) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.5, s.307
23) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.36
24) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.15
25) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.58
26) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.196

Asr-ı Saadetin Kronolojisi

 

Dr. Casim Avcı

Mekke Dönemi

569
  • Hz. Muhammed’in doğumu (hicretten önce 12 Rebîülevvel 53/17 Haziran 569 Pazartesi veya hicretten önce 9 Rebîülevvel 51/20 Nisan 571 Pazartesi)*1 .
  • Sütannesi Halîme’ye verilmesi.
574
  • Sütannesi tarafından Mekke’ye getirilerek annesi Âmine’ye teslim edilmesi.
575
  • Annesi Âmine’nin Ebvâ’da vefatı üzerine Hz. Muhammed’in dadısı Ümmü Eymen tarafından Mekke’ye getirilip dedesi Abdülmuttalib’e teslim edilmesi.
577
  • Dedesi Adülmuttalib’in vefatı ve amcası Ebû Tâlib’e emanet edilmesi.
578
  • Amcası Ebû Tâlib ile yaptığı Suriye seyahati.
589
  • [?]Ficâr Savaşı’na katılması.
  • [?]Hilfü’l-fudûl Antlaşması’na katılması. 
594
  • Hatice’ye ait ticaret kervanının yöneticisi olarak Busrâ şehrine gitmesi.
  • Hatice ile evlenmesi. 
605
  • Kureyş’in Kâbe’yi tamiri sırasında Hacerülesved’in yerine konulması hususunda hakemlik yapması.
610
  • Hira mağarasında ilk vahyi alması; Alak sûresinin ilk beş âyetinin nüzûlü [27 [?] Ramazan).
613
  • Açık davetle emrolunması üzerine yakın akrabasını İslâm’a davet etmesi.
614
  • Müşriklerin zayıf müslümanlara eziyet etmeye başlaması.
615
  • Habeşistan’a ilk hicret.
616
  • Habeşistan’a ikinci hicret.
  • Hamza’nın müslüman olması.
  • Ömer’in müslüman olması; Hz. Peygamber’in ve müslümanların Dârülerkam’dan çıkmaları.
  • Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları’nın Hz. Peygamber’i korumak amacıyla Ebû Tâlib mahallesinde toplanması ve müşriklerin bunlara karşı sosyal ve ekonomik boykot uygulamaya başlaması.
619
  • Boykotun sona ermesi.
620
  • Ebû Tâlib’in ve Hz. Hatice’nin vefatı (hüzün yılı).
  • Hz. Peygamber’in Sevde bint Zem‘a ile evlenmesi (Ramazan).
  • Zeyd b. Hârise ile Tâif’e gitmesi ve Mut‘im b. Adî’nin himayesinde Mekke’ye dönmesi (Şevval).
  • Hac mevsiminde Medineli Hazrec kabilesinden bir grubun Akabe’de Hz. Peygamber’le görüşüp müslüman olması (Zilhicce).
 621
  • İsrâ ve mi‘rac hadisesi, beş vakit namazın farz kılınması (27 Receb).
  • Birinci Akabe Biatı ve Hz. Peygamber’in İslâmiyet’i öğretmesi için Mus‘ab b. Umeyr’i Medine’ye göndermesi (Zilhicce).
622
  • İkinci Akabe Biatı (Zilhicce).

Medine Dönemi

1/622
  • Müslümanların İkinci Akabe Biatı’ndan sonra Medine’ye hicret etmeye başlaması (Muharrem/Temmuz).
  • Müşriklerin Dârünnedve’de toplanıp Hz. Peygamber’i öldürme kararı alması (26 Safer/9 Eylül).
  • Hz. Peygamber’in Hz. Ebû Bekir’le birlikte hicreti ve Sevr mağarasına sığınmaları (26 Safer/9 Eylül).
  • Sevr mağarasından Medine’ye doğru yola çıkmaları (1 Rebîülevvel/13 Eylül).
  • Kubâ’ya varış (8 Rebîülevvel/20 Eylül).
  • Kubâ Mescidi’nin inşası (Rebîülevvel/Eylül).
  • Hz. Peygamber’in Kubâ’dan ayrılması ve Rânûnâ vadisinde ilk cuma namazını kıldırması; aynı gün Medine’ye ulaşması ve Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evine yerleşmesi (12 Rebîülevvel/24 Eylül).
  • Mescid-i Nebevî’nin inşasına başlanması (Rebîülevvel/Eylül).
  • Namaza çağrı için ezanın teşrîi.
 1/623
  • Muhacirlerle ensar arasında kardeşlik tesis edilmesi (muâhât) (Receb/Ocak).
  • Medine vesikasının tanzimi ve Medine hareminin sınırlarının tesbiti (Ramazan/Mart).
  • Savaşa izin verilmesi.
  • Hz. Hamza’nın Îs (Sîfülbahr) Seriyyesi (Ramazan/Mart).
  • Mescid-i Nebevî’nin inşasının tamamlanması (Şevval/Nisan).
  • Sa‘d b. Ebû Vakkas’ın Harrâr Seriyyesi (Zilkade/Mayıs).
  • Medine’de çarşı ve pazar yeri kurulması.
  • Mescid-i Nebevî’de Suffe’nin teşekkülü.
 2/623
  • Hz. Peygamber’in âşûrâ orucunu tutması ve müslümanlara da tavsiye etmesi (10 Muharrem/14 Temmuz).
  • Ebvâ (Veddân) Gazvesi (Safer/Ağustos).
  • Buvât Gazvesi (Rebîülevvel/Eylül).
  • İlk Bedir (Sefevân) Gazvesi (Rebîülevvel/Eylül).
  • Uşeyre (Zül‘uşeyre) Gazvesi (Cemâziyelevvel/Kasım).
 2/624
  • Abdullah b. Cahş’ın kumandasındaki Batn-ı Nahle Seriyyesi (Receb/Ocak).
  • Kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Mescid-i Harâm’a (Kâbe) çevrilmesi (Receb/Ocak).
  • Orucun farz kılınması (Şâban/Şubat).
  • Teravih namazının kılınmaya başlanması (1 Ramazan/26 Şubat).
  • Bedir Gazvesi (17 Ramazan/13 Mart).
  • Enfâl sûresinin nâzil olması.
  • Hz. Peygamber’in kızı Rukıyye’nin vefatı (Ramazan/Mart).
  • Fıtır sadakasının (fitre) emredilmesi (Ramazan/Mart).
  • İlk ramazan bayramı ve bayram namazının kılınması (1 Şevval/27 Mart).
  • Hz. Peygamber’in Hz. Âişe ile evlenmesi (Şevval/Nisan).
  • Benî Kaynuka‘ Gazvesi (Şevval/Nisan).
  • Hz. Ali ile Fâtıma’nın evlenmesi (Zilkade/Mayıs veya Zilhicce/Haziran).
  • Sevîk Gazvesi (5 Zilhicce/29 Mayıs).
  • İlk kurban bayramı (10 Zilhicce/3 Haziran).
  • Muhacirlerden Osman b. Maz‘ûn’un vefatı üzerine Cennetü’l-bakı‘in mezarlık için tahsis edilmesi (Zilhicce/Haziran).
  • Zekâtın farz kılınması.
 3/624
  • Hz. Osman’ın Resûl i Ekrem’in kızı Ümmü Külsûm ile evlenmesi (Rebîülevvel/Ağustos-Eylül).
  • Kâ‘b b. Eşref’in öldürülmesi (14 Rebîülevvel/4 Eylül).
  • Zûemer (Gatafân) Gazvesi (Rebîülevvel/Eylül).
  • Bahran (Benî Süleym) Gazvesi (Cemâziyelevvel/Kasım).
 3/625
  • Hz. Peygamber’in Hafsa ile evlenmesi (Şâban/Ocak).
  • Hz. Hasan’ın doğumu (Şâban/Ocak-Şubat veya 15 Ramazan/1 Mart).
  • Hz. Peygamber’in Zeyneb bint Huzeyme ile evlenmesi (Ramazan/Şubat-Mart).
  • Uhud Gazvesi (7 veya 11 Şevval/23 veya 27 Mart).
  • Hamrâülesed Gazvesi (Medine’den çıkış, 8 veya 12 Şevval/24 veya 28 Mart).
 4/625
  • Recî‘ Vak‘ası (Mersed b. Ebû Mersed Seriyyesi) (Safer/Temmuz).
  • Bi’rimaûne Vak‘ası (Safer/Temmuz).
  • Benî Nadîr Gazvesi (Rebîülevvel/Ağustos).
  • İçkinin haram kılınışı (Rebîülevvel/Ağustos-Eylül).
  • Hz. Peygamber’in hanımı Zeyneb bint Huzeyme’nin vefatı (Rebîülâhir/Ekim).
 4/626
  • Benî Abs heyetinin Medine’ye gelip müslüman olması.
  • Hz. Hüseyin’in doğumu (5 Şâban/10 Ocak).
  • Hz. Peygamber’in Ümmü Seleme ile evlenmesi (Şevval/Mart-Nisan).
  • Bedrü’l-mev‘id Gazvesi (Zilkade/Nisan).
  • Hz. Ali’nin annesi Fâtıma bint Esed’in vefatı.
 5/626
  • Zâtürrika‘ Gazvesi ve korku namazının (salâtü’l-havf) kılınması (10 Muharrem/11 Haziran).
  • Dûmetülcendel Gazvesi (25 Rebîülevvel/24 Ağustos).
  • Medine’de ay tutulmasının gözlenmesi ve Hz. Peygamber’in husûf namazı kıldırması (Cemâziyelâhir/Kasım).
  • Müslüman olan 400 kişilik Müzeyne heyetinin Medine’ye gelmesi (Receb/Aralık).
 5/627
  • Benî Mustalik (Müreysi‘) Gazvesi (Şâban-Ramazan/Ocak-Şubat).
  • İfk hadisesi.
  • Hz. Peygamber’in Cüveyriye bint Hâris ile evlenmesi.
  • Medine’de nüfus sayımı yapılması (Şevval/Şubat-Mart).
  • Hendek (Ahzâb) Gazvesi (Zilkade/Nisan).
  • Hz. Peygamber’in Zeyneb bint Cahş ile evlenmesi ve evlât edinmenin yasaklanmasına dair âyetlerin (el-Ahzâb 33/4-5) nâzil olması (Zilkade/Nisan).
  • Benî Kurayza Gazvesi (Zilkade sonu/Nisan).
6/627
  • Benî Lihyân Gazvesi (Rebîülevvel/Temmuz).
  • Muhammed b. Mesleme’nin I. Zülkassa Seriyyesi (Rebîülâhir/Ağustos).
  • Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın II. Zülkassa Seriyyesi (Rebîülâhir sonu/Eylül).
  • Zeyd b. Hârise’nin Tarîf Seriyyesi (Cemâziyelâhir/Ekim-Kasım).
  • Zeyd b. Hârise’nin Vâdilkurâ Seriyyesi (Receb/Kasım-Aralık).
 6/628
  • Hz. Peygamber’in Abdurrahman b. Avf’ı Dûmetülcendel’e göndermesi (Şâban 6/Aralık 627-Ocak 628).
  • Zeyd b. Hârise’nin Medyen Seriyyesi (Şâban 6/Aralık 627-Ocak 628).
  • Hz. Ali’nin Fedek Seriyyesi (Şâban 6/Aralık 627-Ocak 628).
  • Zeyd b. Hârise’nin II. Vâdilkurâ Seriyyesi (Ramazan/Ocak-Şubat).
  • Abdullah b. Revâha’nın Hayber’e keşif amaçlı seriyyesi (Ramazan/Şubat).
  • Medine’de kuraklık yaşanması ve Hz. Peygamber’in yağmur duası yapması.
  • Güneş tutulması ve Hz. Peygamber’in küsûf namazı kılması (Şevval sonu/Mart).
  • Umre seferi (Zilkade/Mart).
  • Hz. Peygamber’in, annesi Âmine’nin Ebvâ’daki kabrini ziyaret etmesi.
  • Hudeybiye’de Kureyş’e elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın hapsedilmesi üzerine Bey‘atürrıdvân’ın yapılması (Zilkade/Mart-Nisan).
  • Hudeybiye Antlaşması (Zilhicce/Nisan).
  • Feth sûresinin nâzil olması.
  • Benî Huzâa, Benî Eslem ve Benî Huşenî heyetlerinin Medine’ye gelip  müslüman olması.
 7/628
  • Hz. Peygamber’in, Bizans ve Sâsânî imparatorları başta olmak üzere civar ülke yöneticilerine ve kabile reislerine elçiler ve İslâm’a davet mektupları göndermesi (Muharrem/Mayıs).
  • Habeş Necâşisi Ashame’nin müslüman olması.
  • Mısır mukavkısının çeşitli hediyelerle birlikte Mâriye’yi Hz. Peygamber’e göndermesi.
  • Ebü’l-Âs’ın müslüman olup Hz. Peygamber’in kızı Zeyneb ile yeniden evlenmesi (Muharrem/Mayıs).
  • Hayber Seferi (Muharrem-Safer/Mayıs-Haziran).
  • Zeyneb bint Hâris’in Hz. Peygamber’i zehirleme teşebbüsü.
  • Hz. Peygamber’in Safiyye bint Huyey ile evlenmesi.
  • Hz. Peygamber’in sütannesi Süveybe’nin vefatı.
  • Yemen Valisi Bâzân’ın müslüman olması (Cemâziyelevvel/Eylül).
  • Vâdilkurâ Gazvesi (Cemâziyelâhir/Ekim).
  • Teymâ yahudileriyle antlaşma yapılması.
  • Hz. Ömer’in Türebe Seriyyesi (Şâban/Aralık).
  • Hz. Ebû Bekir’in Necid Seriyyesi (Şâban/Aralık).
  • Beşîr b. Sa‘d’ın Fedek  Seriyyesi (Şâban/Aralık).
 7/629
  • Galib b. Abdullah’ın Meyfaa Seriyyesi (Ramazan/Ocak).
  • Umretü’l-kazâ (Zilkade/Mart).
  • Peygamber’in Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân ile evlenmesi.
  • Hz. Peygamber’in Meymûne bint Hâris ile evlenmesi (Zilkade/Mart).
 8/629
  • Hâlid b. Velîd, Amr b. Âs ve Osman b. Talha’nın müslüman olması (1 Safer/31 Mayıs).
  • Hz. Peygamber’in kızı Zeyneb’in vefatı (Safer/Haziran).
  • Mûte Savaşı (Cemâziyelevvel/Eylül).
  • Amr b. Âs’ın Zâtüsselâsil Seriyyesi (Cemâziyelâhir/Ekim).
  • Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın Sîfülbahr (Habat) Seriyyesi (Receb/Kasım).
  • Benî Süleym ve Benî Gıfâr kabilelerinin müslüman olması ve Hâlid b. Velîd kumandasında Mekke fethine katılmaları.
  • Kureyşli müşriklerin Hudeybiye Antlaşması’nı ihlâl etmesi üzerine Ebû     Süfyân’ın barışın devamını sağlama girişiminde bulunması.
 8/630
  • Hz. Peygamber’in Mekke fethi için yola çıkması (13 Ramazan/4 Ocak).
  • Mekke’nin fethi (20 Ramazan/11 Ocak).
  • Benî Mahzûm kabilesinin müslüman olması.
  • Hişâm b. Âs’ın Yelemlem tarafına, Hâlid b. Saîd’in Urene tarafına, Hâlid b. Velîd’in Nahle’deki Uzzâ putunu, Sa‘d b. Zeyd el-Eşhelî’nin Müşellel’deki Menât putunu, Amr b. Âs’ın Benî Hüzeyl’in Ruhât’taki Süvâ‘ putunu, Tufeyl b. Amr ed-Devsî’nin Amr b.Hümeme’nin Zülkeffeyn putunu yıkmayagönderilmesi (Ramazan/Ocak).
  • Huneyn Gazvesi (11 Şevval/1 Şubat).
  • Hâlid b. Velîd’in Benî Cezîme’yi İslâm’a davet seriyyesi (Şevval/Şubat).
  • Tâif Gazvesi (Şevval/Şubat).
  • Hz. Peygamber’in Ci‘râne’de Huneyn ganimetlerini taksim etmesi (Zilkade/Şubat).
  • Hz. Peygamber’in, yanlarından ayrıldıktan sonra ilk defa süt kız kardeşi Şeymâ ile görüşmesi.
  • Hz. Peygamber’in umre yapması (19 Zilkade/10 Mart).
  • Muhâcir b. Ebû Ümeyye’nin San‘a Seriyyesi (28 Zilkade/19 Mart).
  • Ziyâd b. Lebîd’in Hadramut Seriyyesi.
  • Amr b. Âs’ın Uman yöneticileri Ceyfer ve Abd b. Cülendâ kardeşlere elçi olarak gönderilmesi (Zilkade/Mart).
  • Alâ b. Hadramî’nin Ebû Hüreyre ile birlikte Bahreyn yöneticisi Münzir b. Sâvâ’ya elçi olarak gönderilmesi.
  • Hz. Peygamber’in oğlu İbrâhim’in doğumu (Zilhicce/Mart-Nisan).
  • Benî Sa‘lebe, Benî Sudâ’, Benî Bâhile, Benî Sümâle, Benî Cerm, Ehâbîş, Benî Ak ve Benî Hüzeyl heyetlerinin Medine’ye gelip müslüman olmaları.
 9/630
  • Hz. Peygamber’in bazı şehir ve kabilelere zekât âmilleri göndermesi (Muharrem/Nisan-Mayıs).
  • Abbâd b. Bişr’in Benî Süleym ve Benî Müzeyne’ye, Râfi‘ b. Mekîs el-Cühenî’nin Benî Cüheyne’ye, Dahhâk b. Süfyân el-Kilâbî’nin Benî Kilâb’a, Büsr b. Süfyân el-Kâ‘bî’nin Benî Kâ‘b’a, İbnü’l-Lütbiyye el-Ezdî’nin Benî Zübyân’a, Mâlik b. Nüveyre’nin Benî Hanzale b. Mâlik’e, Amr b. Âs’ın Fezâre’ye, Velîd b. Ukbe’nin Benî Müstalik’a zekat toplamak üzere gönderilmesi.
  • Uyeyne b. Hısn’ın Benî Temîm Seriyyesi ve Benî Temîm kabilesinin Medine’ye gelip müslüman olması (Muharrem/Mayıs).
  • Benî Esed’den bir heyetin Medine’ye gelip müslüman olması.
  • Alkame b. Mücezziz kumandasında ilk deniz seferinin düzenlenmesi (Rebîülâhir/Temmuz-Ağustos).
  • Hz. Ali’nin Tay kabilesinin putu Füls’ü tahrip etmesi.
  • Ukkâşe b. Mihsan’ın Benî Belî ve Benî Uzre’ye karşı Cinâb Seriyyesi.
  • Hz. Peygamber’in, Habeş Necâşîsi Ashame’nin vefatını haber verip gıyabî cenaze namazını kıldırması (Receb/Ekim).
  • Îlâ ve tahyîr hadisesi.
  • Tebük Gazvesi (Receb/Ekim).
  • Hâlid b. Velîd’in Dûmetülcendel lideri Ükeydir b. Abdülmelik’e karşı seriyyesi ve Hz. Peygamber’in Ükeydir ile antlaşma yapması.
  • Cerbâ, Ezruh, Maknâ, Eyle (Akabe) ve Tebük halkını temsilen heyetlerin Hz Peygamber’e gelip barış yapması.
  • Hz. Peygamber’in, Tebük’ten Dihye b. Halîfe’yi Bizans İmparatoru Herakleios’a ikinci defa İslâm’a davet mektubuyla göndermesi.
  • Hz. Peygamber’in kızı Ümmü Külsûm’un vefatı.
  • Benî Ukayl, Benî Kelb, Benî Kilâb, Benî Tücîb, Benî Gatafân, Benî Hanzale b. Mâlik, Benî Kudâa, Belî ve Benî Behrâ’dan heyetlerin Medine’ye gelip müslüman olması.
  • Hıristiyan Benî Tağlib’in Medine’ye gelip antlaşma yapması.
  • Kâ‘b b. Züheyr’in müslüman olması ve Hz. Peygamber’in hırkasını ona hediye etmesi.
  • Benî Sa‘d b. Bekir kabilesinin Dımâm b. Sa‘lebe’yi elçi olarak Medine’ye      göndermesi ve müslüman olmaları.
  • Benî Cüzâm heyetinin Medine’ye gelip müslüman olması.
  • Hz. Peygamber’in münafıklara ait Mescid-i Dırâr’ı yıktırması.
  • Himyer krallarının İslâm’a davet edilmesi ve Müslümanlığı benimsemeleri.
  • Benî Hemdân, Benî Fezâre, Benî Mürre’den ve Tâif’teki Sakıf kabilesinden bir heyetin Medine’ye gelip müslüman olması.
  • Hz. Peygamber’in Ebû Süfyân ile Mugıre b. Şu‘be’yi Lât putunu kırmaya göndermesi.
 9/631
  • Münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün ölümü (Zilkade/Şubat).
  • Hz. Ebû Bekir’in emîr-i hac tayin edilmesi (Zilkade- Zilhicce/Mart).
  • Tevbe sûresinin hükümlerini bildirmek üzere Hz. Ali’nin Mekke’ye gönderilmesi (Zilhicce/Mart).
  • Necran hıristiyanlarından bir heyetin Medine’ye gelmesi ve Hz. Peygamber’le mübâhele yapmayı reddedip antlaşmaya varması (Zilhicce/Nisan).
 10/631
  • Hâlid b. Velîd’in Necran Seriyyesi ve Benî Hâris’ten bir heyetin Medine’ye gelip müslüman olması (Rebîülâhir/Temmuz).
  • Hz. Ali’nin Yemen Seriyyesi ve Benî Mezhic’in müslüman olması (Ramazan/Aralık).
  • Cerîr b. Abdullah’ın Zülhalesa putunu ve mâbedini yıkmaya gönderilmesi.
  • Hz. Peygamber’in Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrâil’e iki defa arzetmesi ve yirmi gün itikâfta kalması (Ramazan/Aralık).
  • Benî Ezd, Ebnâ, Benî Tay, Benî Âmir b. Sa‘saa, Benî Kinde, Benî Tücîb, Benî,  Rehaviyyîn, Benî Gafik, Benî Mehre, Benî Hanîfe, Benî Ans, Benî Murâd, Benî Abdülkays, Benî Hilâl, Benî Ruhâ ve Benî Zübeyde’den heyetlerin Medine’ye gelip müslüman olmaları.
  • Müseylime’nin peygamberlik iddiasında bulunması.
 10/632
  • Hz. Peygamber’in oğlu İbrâhim’in vefatı (29 Şevval/28 Ocak).
  • Vedâ haccı için Hz. Peygamber’in Medine’den ayrılışı (26 Zilkade/23 Şubat).
  • Vedâ hutbesi (9 Zilhicce/7 Mart).
  • Vedâ tavafı (14 Zilhicce/12 Mart Perşembe).
  • Benî Muhârib’den bir heyetin Medine’ye gelip müslüman olması (Zilhicce/Mart).
  • Yemen Valisi Bâzân’ın vefatı; Hz. Peygamber’in Yemen’e on bir vali tayin etmesi.
  • Nasr sûresinin nâzil olması (Zilhicce/Mart).
  • Hz. Peygamber’in câriyesi (hanımı) Reyhâne bint Şem‘ûn’un vefatı.
 11/632
  • Medine’ye en son gelen Benî Neha‘dan bir heyetin müslüman olması (15 Muharrem/12 Nisan).
  • Üsâme b. Zeyd’in Suriye’ye gidecek orduya kumandan tayin edilmesiMayıs).
  • Hz. Peygamber’in şiddetli baş ağrısı ve humma yakalanması (27 Safer/24 Mayıs Pazar).
  • Peygamberlik iddiasında bulunan Esved el-Ansî’nin öldürülmesi (8 Rebîülevvel/3 Haziran).
  • Hz. Peygamber’in vefatı (13 Rebîülevvel/8 Haziran Pazartesi).
  • Hz. Peygamber’in defnedilmesi (14 Rebîülevvel/9 Haziran Salı).

 

İmam Cafer-i Sadık Hazretleri buyurdular ki:

 

BİR KİŞİ HAKK’A TALİB OLSA, EVLAD-I RESUL’DEN BAŞKASINI TESLİM EYLESE YANİ BİLMEDİĞİ YERDEN BİAT VE İNABE KILSA (EL ETEK TUTSA) ONUN MEŞREBİ VE TUTTUĞU ETEĞİN SİLSİLESİ EVLAD-I RESUL’E VE MUHAMMED-ALİ HAZRETLERİNE ÇIKMASA, O KİŞİNİN ŞEYHİ ŞEYTAN OLUR.

MAHŞER GÜNÜNDE ERENLER KATARINDAN VE HAK DİDARINDAN MAHRUM KALIR. HZ. PEYGAMBER BUYURDU Kİ: BENİM EVLADIMDAN BAŞKALARINI PİR EDİNENLARİN PİRİ ŞEYTANDIR.

** Rüya Kılıç, “Osmanlıda Seyyidler ve Şerifler”, Kitap Yayınevi, s. 128 (atıf: Mehmed Yaman, Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu, İstanbul 1994, s.67)

Nakibü’l-Eşraflık Müessesesi

 

NAKÎB, NAKÎBU’L-EŞRÂF, Hz Muhammed (s a s)’in neslinden gelen kişilerle ilgili işleri gören kimse. Pek çok anlamı içeren nakîb kelimesi, bir topluluğun veya kabilenin reisi veya vekili anlamlarına geldiği gibi, tekkelerde şeyhlerin yardımcısı konumundaki en kıdemli derviş veya dede manasına da gelir. Ancak bu kelimenin daha çok, Hz Muhammed (s a s)’in soyundan gelen kişilerin işlerini görmek üzere içlerinden devlete tayin edilen memur anlamında kullanıldığı görülmektedir.

Bilindiği üzere, Hz Peygamber’in nesli, kızı Fâtımâtü’z-Zehrâ (r anha) ile damadı ve amca oğlu Hz Ali (r anh)’den devam etmiştir. Hz Ali’nin, büyüğü Hz. Hasan ve küçüğü Hz. Hüseyin olan oğullarından gelen zürriyeti zamanımıza kadar ulaşmıştır. Birbirlerinden farklı olduğunu göstermek için, Hz. Hasan’dan gelen kola “şerif”, Hz. Hüseyin’den gelen kola ise “seyyid” denilmiştir.

Ehl-i beytten olanlara, İslâm tarihinin ilk devirlerinden günümüze kadar, her devlet ve iktidar tarafından çok hürmet ve saygı gösterilmiştir Nakîbül-eşrâf adı verilen kişi, bu soydan gelenler arasından seçilir ve Hz Peygamber (s. a. s.) neslinden gelenlerin işlerine bakar, neseplerini kaydeder, doğumlarını ve ölümlerini deftere geçirir, gelişigüzel mesleklere girmelerine engel olur, fey ve ganimetlerden kendilerine ait paylarını alıp aralarında dağıtır, hanımların denkleri olmayan erkeklerle evlenmelerine mani olurdu. Bu açıdan nakîbül-eşrâf, Peygamber (s.a.s.)hanedanı mensuplarının umumi bir vasisi hükmünde idi (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1983, II, 647).

Nakîbül-eşrâflık makamı, gördüğü fonksiyonların şerefi itibariyle, en yüksek mertebelerden biri kabul edilir ve halifeden sonra protokolde yerini alırdı. Bu sebepten dolayıdır ki, Abbasi halifesi el-Kâdir Billah zamanında nakîbül-eşrâflık görevini yürüten Şerîfü’r-Râdî, halifeye hitaben yazdığı bir şiirde, “Aramızda bir fark varsa, o da sen halifesin ben değilim. Başka yönlerden birbirimizden farkımız yok!” demişti (Pakalın, a g e , II, 647).

Kaynaklara göre, Abbasi halifesi Harun er-Reşid ile oğlu Me’mun dönemlerinde seyyid ve şerifler yeşil sarık sarıp yeşil cübbe giyerlerdi. Ancak bir süre sonra bu usûl terkedilmiş olduğundan halk içinde farkedilmez olmuşlardı. Mısır’da Türk Memluk sultanlarından Melik Eşref Şaban (773-1371) zamanında şeriflerin başlarına yeşil bir alâmet sarmaları emrolunmuştur. Bu yeşil alâmet Osmanlı döneminde de bu kişilerin özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlılar, seyyidlere “emir”, başlarına sardıkları yeşil sarığa da “emir sarığı” derlerdi.

Hz Peygamber (s a s) soyundan gelen kadınlar da başlarına yeşil bir alâmet takıyorlardı. Şerif ve seyyidler her zaman yeşil sarıkla gezmeye mecburdu, ancak bunlardan biri şeyhülislâm olacak olursa o zaman şeyhülislâmlara mahsus beyaz sarık sarardı (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1984, s 163).

Osmanlı Devletinde nakîbül-eşrâflık makamı, Ramazan 802/Mayıs 1400’de Sultan Yıldırım Bayezid döneminde tesis edilmiş ve Emir Buhari talebelerinden Bağdatlı Seyyid Ali Nita’ b Muhammed adında biri, Anadolu’daki seyyid ve şeriflere nâzır tayin edilerek, kendisine aynı padişah tarafından Bursa’da yaptırılmış olan Ebu İshak Kâzerûnî Zaviyesi’nin tevliyeti verilmiştir (Nevîzâde Atâî, Hadâikul-Hakâik, İstanbul 1268, s 176; H Adnan Erzi, “Bursa’da İshakî Dervişlerine Mahsus Zâviyenin Vakfiyesi “, Vakıflar Dergisi, II, 424).

Ankara Savaşı’nda esir edilen Seyyîd Nita’, kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve haccını eda ettikten sonra II. Murad zamanında Bursa’ya gelerek eski görevine dönmüştür. Vefatından sonra oğlu Seyyid Zeynelabidin, seyyid ve şeriflere nâzır olmuştur. Zeynelabidin’in ölümünden sonra Fatih Sultan Mehmed, bu makamı ortadan kaldırmışsa da, sonraları seyyidlik iddiasında bulunan bazı kişiler türediği için, bu konu tekrar ele alınarak bazı yeni düzenlemelere gidilmiştir.

Nakîbül-eşrâflık ünvanı Osmanlılarda XV. yüzyıl sonlarından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu ünvanın kullanılması ile ilgili olarak şu olay nakledilir: Sultan II. Bayezid döneminde, padişahın hocası Seyyid Abdullah oğlu Seyyid Mahmud, 900/1494 te şerif ve seyyid teşkilâtının başına getirilmişti. Seyyid Mahmud, Arap ülkelerinde seyyid ve şeriflere nezaret eden kişiye “nakîbül-eşrâf” denildiğini görmüş ve bu durumu hükümete intikal ettirerek kendisine bu ünvanın verilmesini talep etmişti (Atâî, a g e , s 176). Bunun üzerine sözkonusu ünvan kendisine verilmiştir.

Nakîbül-eşrâflık makamı, Osmanlı saltanatının ilgâsına kadar devam etmiştir. Nakîbül-eşrâfların, Osmanlıların ilk dönemlerinde devletçe ödenen yevmiyeleri yirmi beş akçe iken, daha sonra artarak XVI asrın sonlarında günde yetmiş beş akçeye yükselmiş ve bu rakam sonraki dönemlerde giderek artmıştır.

Nakîbül-eşrâflar, kadılar gibi belirli bir süre için atanmadıklarından uzun seneler bu makamda kalır, gerekli görülürse değiştirilirlerdi. Nakîbül-eşrâfların resmi elbiseleri, XVIII. yüzyıldan itibaren kazasker elbiselerinin aynı idi; ancak başındaki “örf” denilen kavuğun yerine “küçük tepeli” adı verilen kavuk giyip üzerine seyyid ve şeriflere mahsus yeşil renk tülbent sarardı (Uzunçarşılı, a g e , s 166-167). Nakîbül-eşrâfların, kendi konaklarında daireleri ve maiyyetlerinde hizmet eden adamları vardı.

Nakîbül-eşrâflar, eyâlet, sancak ve kazalarda, yine seyyid ve şeriflerden olan kaymakamları aracılığıyla ülkedeki bütün seyyid ve şeriflerin isimlerini içeren defterler tutarlardı. “Şecere-i tayyibe” adı verilen bu defterlerde her seyyid veya şerifin ismi, hüviyeti, silsilesi, evlâdı, ahvâli ve ikâmetgâhına dair bilgiler bulunurdu. İslâm âleminde seyyid ve şeriflere gösterilen bu rağbetten dolayı birçok kimse bunu istismar edip kendisinin seyyid olduğunu (müteseyyid) iddia eder oldu. Her yer ve zamanda görülmesi mümkün olan bu ve benzeri iddiaların önünü alabilmek, gerçek seyyid ile müteseyyid (seyyid olmadığı halde seyyidlik taslayan)leri birbirinden ayırma işine çok önem veriliyordu. Bunun için de yeni doğan her seyyidin neseb defterinin tutulması, isminin kaydedilmesi ve anne ile babasının da belirtilmesi gerekiyordu. Osmanlı devletinde bu iş biraz daha sıkı kontrol ediliyordu. Bunlar deftere kaydedildikleri gibi ellerine de “temessük” adı verilen tanıtıcı bir belge (hüviyet cüzdanı) veriliyordu. Nitekim, H 976 senesi Receb ayının başlarında (1568 Aralık sonu) Defterdar Ahmed Çelebi’ye gönderilen bir hükme göre; Hacı Mansur ve Bayram adındaki kimseler seyyid olduklarını iddia etmektedirler. Bunun üzerine adı geçenler nakîbül-eşrâf önünde gerçekten seyyid olduklarını isbat ederlerse deftere kayd ettirilip ellerine temessüklerinin verilmesi istemektedir (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defteri nr 7, s 979).

Seyyid ve şeriflerin kanun ve âdetlere aykırı hareketleri olursa ve İstanbul’da ise nakîbül-eşrâf, taşralarda ise kaymakamları tarafından cezaya çarptırılırdı. Cezalandırma sırasında, önce başındaki yeşil sarık alınarak öpülür; ceza işlemi bittikten sonra başlık iade edilirdi (Öte yandan mahkemelerde ve divanlarda, davacılar arasında seyyid ve şerifler varsa, bunların davalarına diğerlerinden önce bakılırdı (Uzunçarşılı, a g e , s 167169).

Padişah cüluslarında hükümdara, önce nakîbül-eşrâf bey’at edip dua eder, sonra protokol bey’atını yapardı. Bayram tebriklerinde de öncelik nakîbül-eşrâfa aitti. Her iki tebrikte de rütbesi ne olursa olsun, padişah, nakîbül-eşrafa ayağa kalkar ve alkış yapılırdı. Osmanlı padişahlarının cüluslarında bazı nakîbül-eşraflar, kılıç alayı merasiminde yeni padişaha kılıç kuşatmışlardır (Uzunçarşılı, a g e , s 169-170).

Diğer taraftan nakîb kelimesi, tekkelerde şeyh vekili makamında bulunan sülûkü ilerlemiş dervişler hakkında da kullanılmaktaydı Rifâî, Sa’dî ve Bedevî tarikatlarında sülûklerini ilerletmelerine rağmen “nukebâ” derecesine ulaşamamış dervişlere “nakîb” denilmekteydi (Pakalın, a g e , II, 648). Ayrıca bu kelime ile ilgili olarak, “nakîb-i imâret” terimine vakfiyelerde karşılaşılmaktadır Burada kelime, imaret şeyhinin yardımcısı anlamına gelir. (Yazar: Mefail HIZLI)